Berlin Günahlar Vadisi

Thanks to Anna Hellsgård and Christian Gfeller

Tercüme: İpek Turhan (İng.), Erden Kosova (Alm.), Cemal Akyüz (İng.)

Engelbert Kievernagel ve tüm tımarhane kaçkınlarının aziz anısına

endart gray

Yemek Sergisi ENDART
Berlin, Almanya

1980’lerin başında bir grup Berlinli genç, resim, heykel, grafik, performans, müzik, film ve şiir üzerine kolektif çalışma amacıyla bir araya gelirler. Çalışmaları iğrenç bulunur ve olumsuz tepkilere hedef olur.

Oranienstrasse‘de bir sergi mekanı bulduk. 13 Eylül’de Alexander Haig‘in sunumuyla başlayan ve efsanevi sokak kavgalarına sahne olan bir açılış gerçekleştirdik. Bahsi geçen bu kavga sabahın ilk ışıklarıyla birlikte başladı ve meşhur sergi açılışına kadar devam etti.

Hiçbirimizin çok fazla parası yoktu ve yemekleri hep beraber hazırladık. 83-84 kışında yenilebilen bir sergi açma fikri çıka geldi. Son paralarımızı da bir hafta boyunca bu yemek pişirme ve kızartma işine verdik. Markthalle hayvan pazarın’dan et parçaları aldık ve onları sakız kıvamına gelene kadar kaynattık. Koliler dolusu meyve ve sebze çeşitli yollarla kullanıldı. Domuz başları yeşile boyandı, bir adet kek, yumurta kabukları, tırnaklarla ve ev yapımı peynirle; özel bir sürpriz olarak hazırladığımız puddingin yarısı ise kırmızı biberle dolduruldu.

Hatta galerinin önüne bir et parçası koyarak tuzak kurup, bir köpek yakalayıp parçalamayı bile düşündük. Fakat uyanık biri, yerel gazetelerden birini arayarak sinsi planlarımızdan bahsetmiş ve beş dakika içinde bir gazeteci galerinin dışına damlayıverdi. Ayrıca ne hikmetse, o gün sokakta hiç köpek yoktu (normalde her zaman gelip kapının etrafına pislerlerdi) Böylece biz de bu fikirden vazgeçtik ve fotoğrafçı da evinin yolunu tuttu.

 

endart

endart 03
fotoğraflar: Diter Grube

Sonrasında yemek sergisi planlarımıza devam ettik. Zemin katta gösterilmek üzere 200 litre yeşil bağırsak, domuz kafaları ve kemik parçaları bulmayı başardık. Aynı zamanda dış cephesi spaghetti ve salataya bulanmış bir bebek evi inşaa ettik.

Çok geçmeden muhafazakarlardan -nimetle dalga geçilmez- şeklinde tepkiler gelmeye başladı. Anlaşılan her yıl tonlarca yemeğin üretim fazlası, israf olarak çöpe gittiğini unutuyorlardı. Genel ziyaretçiler ise bunca malzemenin tüketimi ve ziyanını eleştiriyordu. Fakat çoğu ziyaretçi için bu baştan başa fiziksel bir deneyimdi.

Sergi sürecinde yaşanan en enteresan sahne ise ziyaretçilerden birinin, bir diğerinin suratına aniden salata fırlatmasıyla başladı. Bundan sonra iş çığrından çıktı ve kolleksiyonerler, punklar, sanatçılar, sanat tarihçileri cümbür cemaat kavgaya tutuşup, bir saat boyunca savaşıp durdular.

Bir sene sonra yeni bir sergi yaptık, ismi Kot Cousine (Bok Pişirme Stili) idi, davetiye kartına karaciğer sosundan ve kurutulmuş balıktan bir karışım örneği ekledik. Çoğu kart, postanın dağıtımı reddetmesinden dolayı adreslere  ulaşamadı. Sergi bir öncekiyle aynı konseptteydi. Yedi metre uzunluğunda  kızarmış ekmekten bir dekorasyon yarattık. Koca bir mayalama adamı, bir sandalyeye oturdu ve kafasının üzerinde asılı duran üzümleri yakalamaya çalıştı. Küvet, yavru balıklar, solucanlar ve parlak renklere boyalı bağırsaklarla dolduruldu.

13 Eylül 1985, saat 9 sularında izleyiciler gelmeye başladı. Beuys‘un Herkes Sanatçıdır manifestosundan etkilenen punklar küvetin içindekileri etrafa saçmaya başladılar, sanat tarihçisi Norbert Stratmann ise bir avuç dolusu yemek alıp birinin suratına fırlattı ve böylece kaos yeniden başladı!

Şubat 1987’de Neukölln Müzesi‘nin fiziksel yemek ve Endart teması üzerine organize ettiği bir sergiye davet edildik. Spandau‘daki merkez kasaba gidip, onlara sabah 4’te bazı parçalar alıp alamayacağımızı sorduk, ve bir kutu altılık bira ile biraz et takas etmeyi başardık. Öküz gözlerini, salatalıkları, beyinleri, soğan ve kuş pisliğiyle karıştırıp, sırıklarla desteklenen heykeller yaptık. En ilgi çekici parça ise atan kalp olmuştu. Şişede bir ineğin kalbinin atabilmesi, kalbe bağlı olan damla infüzyonlu bir delik açtık ve bu sayede kalp atıyordu. Fazla söze gerek yok, bu gerçekten büyük bir başarıydı.

Klaus THEUERKAUF’un metni kaynak alınmıştır. MOLLUSK #02, 2006

 

Eileen Wunderlich (3)
interesting portraits from West Berlin by Eileen Wunderlich

Eileen Wunderlich otoportre

Eileen Wunderlich

Psikoloji tahsilli Eileen Wunderlich, 1967’de Batı Berlin’de doğdu. İlk fotoğraf makinasını 12 yaşında aldı ve aynı yıl içinde sokaklarda rastladığı ölü hayvanların fotoğraflarını çekmeye başladı. Annesi, kızının bu takıntısının kendine özgü bir tuhaflık, bir çeşit şizofreni olduğunu düşünmesine rağmen Eileen’in hobileri hakkında fazla da endişe etmedi. Eileen bulduğu ölü hayvanları topluyor ve saklıyor. Hayvanları evine getiriyor, cesetleri dikkatlice arşivleyip kayda geçiriyor. Hayvanların yüzde doksanı ne yazık ki kaldırımda pestili çıkmış bir durumda eline geçiyor. İlkbahar gelince Eileen bazen ağaçların altında kuş aramaya da çıkıyor. Bazı ölü evcil hayvanların hatta plasentaların bile sahipleri tarafından ona getirildiği oluyor.

 

 

 

SEN, BEN VE BERLİN

büyük çorak bir hapishane
ve bok deliğinden uzak değil Berlin
çekmiş her pisligi kaybı kendine sapıkça 
uyuşturucuyla arkadaş
ve göt
görünenden daha fazla turnesiz ve sevinçsiz
olmadan Hollywood’un ibneleri
ve olmadan Rahibe Theresa
yabancısıyorum kendimi
bakınırken etrafa şimdi
insanlık dışı yüzü güzellik salonunda bir asansör
söyle her şey yolunda mı
komşularımın siyah
ya da Stuttgart’tan olması umrunda mı
öyle veya değil
umrunda mı
zenginliği ya da benim gibi küçümsenmesi
yalnızlığa terkedilip kendi işlerine baktığın sürece
kafesteki herhangi bir sosyopat gibi
ben dışarıyı isterdim oysa
ve yokolmayı cennet ya da cehenneme benzemeyen bu dünyada
Ne Paris ne de Rio
Şangay Berlin ya da

Miron Zownir

Çeviri -Songül Eski

*

engelb4

 

Engelbert Kievernagel

1928 – 198701_Engelbert Kievernagel - profil foto

Kievernagel, daha ziyade yakın çevresi tarafından beğenilen ve rağbet gören tipik bir naif sanatçıydı. Kathe Be, Kain Karawahn, Stefan Roloff, Miron Zownir ve daha birçok kimse ile çalışmıştı. Para kazanmak için yardımcı olarak çalıştı, bunun yanı sıra daha çok teşhirci özelliğini sergileyebileceği bir alan olan çıplak modellikte de aranan biriydi.

1928 Berlin doğumlu Kievernagel, yetimhaneye yerleştirildiğinde 8 yaşındaydı. Düzenli olarak yatağını ıslatıyor, bağırıyor, yemek yemeği ve konuşmayı reddediyordu, sonrasında Karl-Bonhoeffer kliniğine transfer edildi. 17 Haziran 1953 yılında Doğu Berlin’deki gösterilere katıldığı dönemde yakalandı ve Waldheim’de dört yıl hapse mahkum edildi. Burada üç senesini pskiyatri kağuşunda geçirdi.

1957 yılında kızkardeşi ile beraber Batı Berlin’e taşındı. Polis, doktorlar ve diğer yetkililerle olan sorunları devam etti. İlk çizimleri çeşitli devlet dairelerine yolladığı protesto mektuplarında kendini göstermeye başlamıştı : “Bu mektubu, ofislerde saçmalamayı bırakıp artık benim işimi halletmeleri için yazıyorum.” Kievernagel’in dışavurumcu tavrı çoğunlukla provokasyona yol açıyor ve pek de ciddiye alınmıyordu, ya da insanlar onun aptal olduğunu düşünüyorlardı. Ama o çılgınlığını işe yarayacak bir şekilde kullanacak kadar akıllıydı, 1987 yılında ölene kadar kaldığı bakımevinde de aynen böyle yaptı. Şirret yaşlı kadınlar okudukları dergileri kapıların altından atarak birbirleriyle paylaşıyorlardı. “Ben de gay dergilerimi ve porno dergilerimi atıyordum kapıların altından.” 

1981 yılında gittikçe bozulan maddi durumunu düzeltmek ve kontrol altına almak için bir dizi şantaj mektubu yazdı. Bir başka psikiyatri kiliniğine kapatıldı. Karar şu şekildeydi: ‘Psikoseksüel olarak, gelişmekte olan bir çocukla aynı seviyede. Çocukluğunda yaşadıklarından kaynaklanan ciddi davranış bozuklukları kendini izole etme, çevreyle ilişki kuramama, çok sınırlı muhakeme yeteneği ve genel anlamda gerçeklik kavramından uzaklaşma şeklinde kendini göstermektedir.’  Aynı yıl kanser teşhisi kondu. İkinci ameliyatı olmadan hemen önce hastaneden ayrılan Kievernagel tedaviyi reddetti. Ardından gelen acılara şikayet etmeden direndi. Aynı zamanda dur durak bilmeden resim çizmeye koyuldu. Ölümüne dek çoğunluğu tükenmez kalemle ya da keçeli kalemle A4 kağıdına ve A1 kağıdına çizilmiş yüzlerce iş yaptı. Resimlerini hep dağıttı, başkalarına verdi. Çünkü aşırı fantazilerini ve anarşist eğilimlerini konu edinen resimleri zaten kimsenin çok fazla dikkatini çekmiyordu.

Çizimlerinin de adı olan ‘Günahlar Vadisi’ne olan saplantısına rağmen Engelbert dindar biriydi. Kain Karawahn tarafından 1987 yılında çekilen belgeselde ne olmak istediği sorusuna: “Hiç, hiçbirşey… hiçbirşey olmak istemiyorum, kesinlikle hiçbirşey” cevabını verdi. Engelbert Kievernagel sadece orijinal bir Kreuzberg’li değil, aynı zamanda hayatı ve sanatı bir noktada buluşturma savaşını vermenin bariz sonuçlarına katlanan az sayıdaki sanatçıdan biriydi.

Reinhard Scheibner
Berlin, 21 Ağustos 2006

 

engelb3

 

48 ve 49. Sayfalardan tercüme

1. Mektup

Sevgili Reinhard, Berlin 20 Ocak 1983

Bugün sana bir kaç şeyden bahsetmek istiyorum! Ama nereden başlayacağımı bilmiyorum. Şişko, aptal bir domuz ve de amcık olduğumdan mı, Ulrich’le Stephan bunları sana zaten söylemiştir. Ayrıca benim o aptal sapıkça çizimlerimi de gördün. Biraraya gelip birşeyler yapmaktan çok mutlu olurdum. Tabii ki işin maddi boyutunu falan düşünmeden. Sadece bana söz verdiğin kağıt için gelmiyorum ayrıca sana çıplak poz vermekte isterdim, üzerimde sadece kadın çorabı ve bir kemer varken. Tabi ki sen de istersen, yağlıboya, bunu çok azdırıcı ve sapıkça buluyorum. Bütün çıplak model pozlarını verebilirim, klasik pozlardan daha altkültürlere kadar. Beni cidden azdırmak istiyorsan açık saçık konuşmalısın, o zaman ne istersen yaparım. Uzun zamandan beri bana tam bir amcık, şişko bir domuz ve de göt olduğumu söyleyecek azgın ve sapık gençler arıyorum. Belki ben çıplakken üzerime işeyecek bir kaç kişi tanıyorsundur. Böylece onların sidiklerinin üstünde domuz ahırındaki şişman bir orospu gibi sesler çıkarabilirim. Uzun uzun işeyebilen erkekler olmalı, banyo küvetinde de çalışırım. Ama yerde de olur böylece götlerini ve yarraklarını yalarım. Çıplak bir köle olarak sikilmekten ve götümün tokatlanmasından hoşlanırım. Şişman koca götüm denizdeki bir gemi gibi bir aşağı bir yukarı zıplar. Ayrıca boklu bir zeminde göbeğimin üzerinde olmaktan hoşlanırım. Ama bunlar sadece benim önerilerim, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine sen karar vermelisin.

Saygılarımla, aptal şişko domuz, Engelbert Kievernagel Glogauer-Str. 23- 1000 Berlin 36

Seks ve pislik olmadan benim sadece basit bir resmimi yapmak istersen, ona da varım. Bu resimleri Kreuzberg dahil nerede istersen sergileyebilirsin.

Engelbrecht Kievernagel

 

engelb10b

 

2. Mektup

Sevgili Reinhard,
Mektubunu aldım ve teklifimle ilgilenmene memnunum. Senin çıplak kölen olmak ve poz vermek dışında ne istersen yapmak istiyorum, ayrıca atölyeni temizler ve organize ederim. Benim efendim olmalı, bana şişko, azgın, sapık bir orospu gibi davranmalısın. Kocaman azgın götümü arada sırada tekmelemelisin. Atölyede ister poz veriyor, ister temizlik yapıyor olayım bana açık saçık şeyler söylersen çok iyi olur, seni amcık, şişko domuz, göt, götveren gibi şeyler söyleyebilirsin. Belki temizlik yaparken, atölyeyi toplarken favori pozlarını belirleyip bunları resimlerinde ve fotoğraflarında kullanabilirsin. Haftada bir iki sefer gelebilirim, zaten bu yüzden fotoğraf çekmeden ve fotoğraftan çalışmadan olmaz.

En dostça saygılarımla
Engelbrecht Kievernagel, Glogauer-Strasse 23 – 1000 Berlin 36

3. Mektup

Sevgili Reinhard, Berlin, 26 Ekim 1984

Senden çok uzun zamandır haber alamadım, umarım iyisindir. Hala resim yapıyor musun? Hala benim resimlerimle ilgileniyor musun? Eğer ilgileniyorsan onları sana vermeye hazırım! Ama bana bir iyilik yapman lazım. Ne zaman koca götümün tekmelenmesini istesem ve ne zaman kemerle kırbaçlanmak istesem, bunu yapacaksın, önceden konuşuruz, attığın kırbaçların sayısı resimlerimin ücreti olacak. Sana bir sürprizim daha var. Çok özel bir sürpriz: Noel döneminde senin evinde çok özel bir banyo yapmak istiyorum. Sen başrolü oynayacaksın. Umarım yeterli yerin vardır. Zemin su geçirmez olmalı, yoksa olmaz. Ücretini sauna ücreti gibi öderim. Seninle bu konu hakkında konuşmalıyız. Ne zaman gelebilirim? Korkma, sen sadece bol bol işeyeceksin! Aldi’den alınan bira işe yarar!!!!

Engelbrekt Kievernagel – Wiener-Str. 57, CII 9- 1000 Berlin 36

*

larger03
Brunnen 01

Reinhard Scheibner ile söyleşi

1953 Bamberg, Almanya doğumlu. Berlin’de yaşıyor ve çalışıyor.

söyleşi Şubat 2014
honky_tonk_gina_2011
Honky Tonk Gina, 2011

Bizlere biraz sanatından bahseder misin? Her sanat yapıtı düşlemin, fantezinin bir ürünüdür. Ama basit fanteziler de değildir bunlar; zira gözlemler, içeriğe, biçime ilişkin düşünümler, sezgiler, bedenselliği de içeren duyular taşırlar içlerinde. Çoğu zaman sağ elimi kullanarak çizim yaparım ama sol elimi kullandığım, ayaklarımı kullandığım ya da gözlerim kapalı çizdiğim durumlar da olur. Gravür serilerimde olduğu gibi yakın geçmişimizin karanlık sayfalarını araştırdığım olur.

Zaman içinde son derece farklı süjeleri, farklı konuları resmettim, çeşitli türlerde farklı yöntemler izleyen çalışmalarım oldu. Bunlardan kimisi saf biçimde fantezi ürünleriydi; çoğu ise bir şekilde gerçeklikle ilişkileniyordu. En nihayetinde fantezilerimiz de gerçektir, gerçekliğe dönüştürme itkisini taşır. Bunun yanında neyi nasıl resmedeceğime dair berrak bir zihinle işe başladığım durumlar oldukça seyrektir. Heyecan verici bir şey de olmazdı zaten bu; imge herkesten önce beni şaşırtmalı; öyle olmuyorsa yanlış giden bir şeyler var demektir. Bahsettiğim ilişkileri sadece tekil resimlerde çözüp ortaya serebilirim, aksi halde her şey yüzeyde kalır.

 

littleGina2011 small
Little Gina, 2011

Tuhaf resimler yapıyorsun; bilhassa kadınlara yerleştirdiğin şu penisleri anlamıyorum. Bunları kadınlara iliştirdiğin iktidar uzuvları olarak mı resmediyorsun yoksa fantezilerin bir parçası mı? Hayır bunun cinsiyetler arası eşitlenmeyi sağlama çabasıyla ya da Freud’un tanımladığı biçimiyle penis kıskançlığının sonradan telafi edilmesiyle bir alakası yok. Hermafrodit figürü mitoloji içinde çok uzun bir süredir yer almakta; aynı şeyi sanat için de söylemek mümkün. Bugünlerde internette de aynı düşüncenin günümüze yansıyan varyantı olarak bolca ‘she-male’ ve ‘ladyboy’ filmi ve imgesi bulmak mümkün.

Bunun yanında bir kadının penise sahip olmayı çok arzuladığını bana itiraf ettiğini hatırlıyorum. Bu nedenle onu öyle resmetmiştim. Sonra da devam ettim buna. Ellili
yaşların ortasına geldiğimde kendi aynılığımdan sıkılmış bir durumdayken dönüşüm yıllarını kullanmaya ve bir kız olarak ikinci bir yaşam sürmeye karar verdim. Bu süreçte
en değerli parçamdan vazgeçemedim yine de. Sadece kendimi eğlendirmek için bu ikinci benliğe ait fotoğraflar ve videolar üretmeye giriştim, gayet basit ve salaş bir biçimde. Bu ‘ikinci yaşam’ı internette de var edebilmek amacıyla kırık bir İngilizceyle kıza dair bir biyografi kaleme aldım. 2011 yılında Zürih’teki Sanatta Porno Müzesi’nden kişisel sergi için davet aldığımda bu iki yaşama dair hikayeleri desenlerden oluşturduğum bir seride resmettim. Benden farklı olarak kızın bir felsefesi de vardı, burada alıntıladığım gibi:

“Küçük Gina kaç yaşında diye merak ediyorsunuzdur. Söylemem gerekir ki, kimse kesin bir yanıta sahip değil bu konuda; kimsenin bu bilgiye ihtiyacı da yok, çünkü daima onüç ile onbeş yaşları arasında olacağım ve her seferinde cinselliği en baştan keşfedeceğim. Peter Pan gibi büyümeyeceğim hiç; hatta beni onun ablası olarak bile görebilirsiniz. Büyümek istemiyorum; sizin olgun dünyanız, erişkin ilişkileriniz ve siyasetleriniz, para hırsınız beni hiç ilgilendirmiyor. Erişkin insanlarla sadece ve sadece sikişmek istiyorum. Bunun yanında erişkin insanlar başka erişkinlerin Gina’yı sikmesine izin vermemeye çalışıyorlar. Ama bu sizin bir diğer ahmaklığınız sadece. Benim korunmaya ihtiyacım yok. Tersine, belki de sizin bana karşı korunmaya ihtiyacınız var. Yoo, doğru değil, ben şeytansı bir yaratık değilim; çok tatlı ve naziğim. Kendi yasalarınızdan ve arzularınızdan korunmaya ihtiyacınız var; küçük Gina’dan değil; benle güzel vakit geçirmenizi istiyorum ve daha önce söylediğim gibi, nasıl göründüğünüz, kaç yaşında olduğunuz beni ilgilendirmiyor. Ben ışıldayan, herkesi seven, insanlara gerçek zevk veren bir tipim; benim yanımdayken herkesin mutlu olmasını istiyorum. İnsanların ve çoğunlukla kadınların kullandığı anlamıyla sevmek değil kastım. Beni seviyor musun, beni hep sevecek misin, beni artık neden sevmiyorsun… Bu duygusal, sahiplenici, kıskanç sevgi türüyle bir alakam yok benim. Hastalıklı geliyor bu duygusallık bana. Ben kabul edilmekten, olumlamadan bahsediyorum; kimsenin üzerine yapışmıyorum; bir insandan diğerine, gencinden yaşlısına sıçrıyorum. Evet küçük Gina için hepsi bir; şeylere ya da insanlara el koymuyorum. Benim kız-sikimle oynamanız hoşuma gidiyor ve küçük bir sivrisineğin sikimin başının üzerine oturması ve kız-sikimden kan emmesi bana heyecan veriyor. Hiç aşık olmadım ve hiç bir zaman olmamayı da umut ediyorum. Senin ya da başkasının da bana aşık olmasını istemiyorum. Aşık olunca insanların suratlarında beliren o koyunsu ifade bana itici geliyor. İhtiyacım olan ve istediğim sadece iyi bir sikiş.”

2011 yılının sonunda ‘Horny’ isimli kitabım üzerine çalışmaya başladım ve bu nedenle matmazeli Berlin’in çıplak/ gece yaşamının [Nacht/Nackt kelimeleri arasında bir kelime oyunu, ç.n.] içine yolladım araştırmalar yapsın diye. Ne kadar girerse gerçekliğin içine o kadar iyiydi. Tarafsız bir gözlemci olarak dursun diye değil, bir şeyler yaşantılasın ve ben de onları aktarayım diye gönderdim onu.

Kievernagel’den bahsetmek ister misin? Kendisiyle yakın arkadaş mıydınız; yoksa belli projeler için mi bir araya geldiniz? Yaşamının son yılında kanser yüzünden evinden çıkamıyordu ya da çıkmak istemiyordu; o dönemde sıkça ziyaret ettim onu, ve bir ölçüde bakımında da bulundum. Kendisine bakan kız kardeşi dışında yakını yoktu hiç. Bana yazmış olduğu mektuplar fazla kişisel, hatta mahrem tınlıyor olabilir ama doğrusu bu tür mektupları ilgili ilgisiz herkese yazardı. Şimdi hayatta olsa yine benzer şeyler kaleme alırdı. Mektupları benim görüşüme göre sanatının bir parçasıydı; öyle olduğunu düşünmesem ortaya çıkarmazdım zaten.

Belki de bugün yaşıyor olsa yazmayı bırakırdı çünkü ara süreçte bazı şeyler değişti. Engelbert’in döneminde ormanda çıplak gezinmeye çıkmış olsa atlı polisler tarafından avlanırdı herhalde. Ama bugünlerde herkes Berlin’in ortasında çıplak bir şekilde güneşlenebiliyor ve neredeyse kimse gıcıklık çıkarmıyor. Yeniden Birleşme’nin iyi taraflarından biri de bu oldu herhalde. Gayet sıkı materyalistler olarak yetiştirilmiş Doğu Almanlar’ın kamusal alanda elbiselerini çıkarmaya dair dinsel çekinceleri yoktu hiç bir şekilde. Ortam da bugünlerde iyice örgütlenmiş vaziyette; benzer fantezilere sahip insanlarla şehrin bir köşesinde buluşup yiyemeyeceğiniz bir halt kalmadı geriye, doğrusunu söylemek gerekirse.

 

2_PissPotSwingers12-60x43
Piss Pot Swingers, 2012

Berlin için neler söylersin? Güzel kelimesini kullanmazdım doğrusu; Berlin’i tanımlamak için hangi sıfatı kullanmam gerektiğini kestiremiyorum. Uzun kış aylarının ıslaklığında ve soğukluğunda pek güzel olduğunu zannetmiyorum. Yaz aylarında bile pek ılınıyor, kuruyor sayılmaz. Ama o kadar çok Berlin var ki, belki daha spesifik biçimde sorman gerekiyor soruyu.

Entellektüel bir yalnızlık içinde misin yoksa sosyal biri misindir? Evet, bazen öyle bir his geliyor. Daha çok kendimi izole etmeye meylediyorum. Bir Balzac karakteri gibi sanatlarıyla dünyayı fethetmeye çalışanların ortamlarından uzak tutuyorum kendimi..

Mektubunda Klaus Theuerkauf ve seksenlerdeki sanat kollektifinden bahsetmişsin. Bizlere biraz seksenlerdeki bu sanat kollektifinden ve endart galeriden bahsedebilir misin? Sanatçı kolektifi sanırım 1980 ya da 1981’de kuruldu. Kreuzberg’de bir dükkan kiralanmıştı. Arka odalarda çalışılmaktaydı, ön tarafta ise üretimler sergileniyordu. Başarı da çabuk geldi ve ünü Berlin’in dışına taştı. 1988’de ise dağıldılar tekrardan. Kimisi sanat yapmaya devam etti; kimisi başka mesleklere kaydı. Tanıyordum onları ve işlerini de beğeniyordum ama bir üyesi olmadım grubun. Zaten 90’ların başında tanışmıştım. O yıllarda Klaus arkadaşlarının ya da beğendiği sanatçıların işlerini de sergilemeye başlamıştı. 1994 ve 2005 arasında bir dizi grup sergisinde yer aldım ve orada bir kaç kişisel sergim de oldu. Hiç bir zaman bilindik galerilerden biri olmamıştı orası. Bir galerici olmak için fazla sanatçı ve anarşisti Klaus. Maalesef pek iyi bir işletmeci olamadı; olsaydı bize de biraz hayrı dokunurdu belki. Ama benzer yönde çalışan başka sanatçılarla tanışmak için çok iyi bir mekan oldu. Dükkan bugünlerde genelde kapalı duruyor, aradabir iş gösteriyorlar. Cumartesi öğleden sonraları Yukarı Kreuzberg Burun Flütü Orkestrası, Grindchor dükkanda prova yapıyor. Ve bira su gibi akıyor.

*

4.1.2
Berlin, 1980

Miron Zownir ile söyleşi

Carolina Hellsgard & Meeloo Gfeller, Berlin 2005
Encylopedia de Bongout! MOLLUSK 01

Bruno S. ile halen bağlantıda mısın? Evet. Ara sıra telefonda konuşuyoruz veya bir kulüpte onun için bir performans ayarlamaya çalışıyorum. İyi bir herif, fakat filmden çok para kazandığımı düşünüyor. Sürekli filmin akıbetini soruyor. Ona filmin başarılı olduğunu söyledim, fakat Bruno kendine yeni bir daire alabileceğini ve ünlü olabileceğini düşündü. Elbette bunları ben de isterdim… Fassbinders’in vefatından bu yana Alman sineması düşüşe geçti, iyi fikirlere sahip cesur sanatçıların sayısı gittikçe azaldı. Çoğunlukla Bruno’nun yeteneksiz bir aktör, bir ucube olduğu düşünülüyor ama bu sadece aptalca bir yanılgı. Filmi hiçbir bütçemiz olmadan yaptık. Projeden bahsettiğim dönemlerde kimse ilgilenmedi, fakat filmi bitirdikten sonra, Westfahlen’de Almanya’nın en büyük film kuruluşu olan Filmburo, filmi destekleyebilecek durumdayken niçin onlara başvurmadığımızı sordu… Lanet olsun, tam bir saçmalık!

Film üzerinde ne kadar çalıştın? Üç haftada bitirebileceğim bir işti. Üç sene sürdü çünkü prodüktörümün tanıştırdığı ilk kameraman götün tekiydi. Neredeyse yirmi beş vasat belgesel film çekmişti ve çok önemli biri olduğunu düşünüyordu. İşler tepemi attıran bir noktaya geldi. Yapımcının tıkanıklığı filmi bir sene boyunca bekletti. Daha sonra Phillipp (Virus) ile tanıştım ve bir kameramana ihtiyacım olduğunu söyledim ve o da “tamam” dedi. Ayrıca filmin editing’ini de yaptı ve filmi gerçekten kurtardı.

Romanın nasıl gidiyor? Deadline’ı geçeli üç ay oluyor ve ben halen son iki kısım üzerinde çalışıyorum. Çok sabırsızım fakat acele edemiyorum. Son sayfaları aceleyle geçiştiremiyorum. İlkleri ve sonları hiç geçiştiremezsin, kesinlikle hayır. Hala hızlı gidiyor, yazmaya geçtiğimiz Aralık ayında başladım ve büyük olasılık bu Aralık’tan önce de bitmiş olur. İlk kitabım, bilmem biliyor musun ‘Kein schlichter Abgang’ üç senemi aldı.

Yazmaya başlamadan önce her zaman finali bilir misin? Yani, tam olarak değil. İlk romanımda bir fikrim veya konseptim yoktu. Ayrıca karakterleri düşüncesizce değiştirdim. Sanırım, yapılabilecek tüm hataları yaptım. Neredeyse üç senemi aldı ve birçok sinir krizi. Şu an ise bir taslakla çalışıyorum.

 

NYC 1983
New York, 1983

Fotoğraflarına gelelim, insanları ve özel durumları nasıl yakalıyorsun? Çekimler için her gün tehlikeli bölgelere gittim. Olayların nerelerde cereyan ettiğini biliyordum, Batı Yakasındaki rıhtım gibi. Rıhtımlarda, kendilerini seks yaparken göstermek isteyen insanlar olurdu. Ny’da ilk senemin sonunda Village Voice benimle ilgili bir makale yayımlandı. Makalenin başlığı ‘Teutonic phenomenographer’dı ve bu bana bir isim kazandırdı. Bundan sonra, insanlar özel birşey olduğunda benimle bağlantıya geçmeye başladılar, tuhaf performanslar veya özel partiler gibi. İlk albümünden iki sene önce Madonna ile tanışmıştım ve kısa bir film için ona bir rol vermiştim fakat yapımcı bin dolar gibi bir rakamı karşılayamadı ve iş yattı.

Bir başka hikaye; Billy Idol’ın yakın arkadaşı olan bir yapımcım vardı. Billy ile bir partiye davet edildim ve yapımcım bizi tanıştırmak istiyordu. “Tamam, neden olmasın” dedim. Sonra, yapımcım gitti ve kendinden geçmiş herifin karşısına geçip bağırdı. “Billy, Billy uyan, seni Miron’la tanıştırmak istiyorum”. Billy uyandı, bana baktı ve bir çığlık attı, benden yeni albümlerinin kapağını yapmamı istedi ve sonra tekrar yere yığıldı. Birkaç ay sonra Los Angeles’taki büyük firmalardan biriyle anlaştı ve elbette kapağı hiçbir zaman yapamadım. Kısaca özetlersek büyük paralar ve büyük kariyerler yapmış birçok insanla tanıştım fakat ben halen, neredeyse otuz sene önceki aynı maddi durumdayım.

 

0026_Moskau_1995
Moskova, 1995

Fotoğraf çekimleri esnasında hiç başının belaya girdiği oldu mu? Tabiiki de. Saldırıya uğradım, üzerime tükürdüler, hapse girdim. Vazgeçtim, ağladım, manevi şiddete maruz kaldım, hepsini yaşadım. Fakat her nasılsa, kamera bir kalkan gibi işliyor. Hiç harika aletlerim olmadı; Bir Nixon’um vardı, daha sonra New York’daki dairemden çalındı. Moskova’ya gittiğimde ufak bir kamera ödünç aldım, bir Olympus. Kamera iyiydi fakat çok yaklaşmam gerekiyordu. Bazen insanlara, şu an sana olduğumdan daha çok yaklaşıyordum. Zamanla kabuslarıma dönüşecek sesler ve kokularla iç içeydim. Soğuk bir insan değilimdir, aksine oldukça duygusalımdır. Dış görünüşte sertim fakat içerde bir sürü şey olup bitiyor. Moskova’da genellikle memurlarla sorunlar yaşadım. Şehri ziyaretimi finanse eden adamın tanıdığı bir Rus vardı. Bu adam, MTV tarzı sokak fotoğrafları çektiğime dair bana bir belge vermişti. Ne zaman bir sorunla karşılaşsam hemen bunu gösteriyordum. Bir keresinde başım ciddi belaya girdi. İki evsizi fotoğraflıyordum ve bir anda etrafımız bağırıp çağıran serserilerle kuşatıldı. Şansıma bir yağmurluk ve içinde Amerikan Polisi baskılı bir gömlek giyiyordum. Yağmurluğu çıkardım ve “Ben bir Amerikan Polis memuruyum, benden uzak durun!” diye bağırdım. Sonra aniden kalabalıktan biri çıkageldi, heriflere Rusça birşeyler söylemeye başladı ve beni oradan çekip çıkardı. Sanki iş ortağı gibi kulağıma “ben de gizli polisim” diye fısıldadı. Rusları gerçekten severim, çok duygusal ve çok agresif insanlardır. Günde en az bir kaç kavga ediyordum.

Moskova’da ne tip yerlere giderdin? Moskova’da hiç gecekondu yoktu. Daha çok Marzahn gibi boş ve sokak yaşantısından mahrum. İnsanlar genellikle tren istasyonlarında takılıyor. Moskova’da akıl almaz bir yeraltı sistemiyle birbirine bağlı dört büyük istasyon mevcut. Tüneller bir çeşit yeraltı dünyası oluşturuyor ve ben her zaman buralara takılırdım. Sözde belgesel amaçlı gece hayatını kameraya almak için Moskova’ya giderdim, fakat tamamiyle mafya kontrollü ve inanılmaz pahalıydı. Aynı zamanda oralarda ne bok döndüğünü de gördüm, sokakta ölen insanlar gibi.
Sanırım şu an daha az fotoğrafla ilgileniyorsun. Yazmak şu an merkezde. Tüm ihtiyacım olan kağıt ve kalem. Yeniden başka projeler yapmak isterim fakat yazarken kapanıyorum. Oldukça asosyalim, her şeyden, her gürültüden rahatsız oluyorum. Yalnız kaldığımda, yazarken çok sinirli oluyorum. Bunun dışında şu korkum da var: Ya hiçbir şey değişmezse? Şimdiye kadar birçok senaryo yazdım ve hiçbirini sahnede göremedim. Bundan daha asap bozucu birşey olamaz.

Karlsruhe’deki ilk gençliğin nasıldı? İlk beş sene, anneannem ve dedemle yaşadım. Ailemin çok ufak bir dairesi vardı ve ikisi de çalışıyordu. Ben de anneannem ve dedemle birlikte büyüdüm. Altı yaşımda ailemin yanına geri döndüğümde anneme yönelik güçlü bir duygusal mesafem vardı. Her nasılsa onu affedemedim. Daha sonra herşeye karşı bir nebze mesafeli oldum; yakın ilişki içinde olmaktan ziyade dikkatli ve gözlemciydim. Sporda başarılı ve güçlü, agresif biri olduğumdan dolayı bir outsider sayılmazdım. Kavgada asla pes etmezdim, bu sayede saygı kazandım. Ergenlik çağına eriştiğimde biraz sorunluydum ve içip içip kavga etmeye başladım. Aynı zamanda çok okuyordum. On üçümde ‘The Strangers’ı okumuştum ki böyle bir roman için çok erken sayılır. Sonrasında elime ne geçerse okumaya başladım. Şu an için bile eğitimim ailemin arzuladığı düzeyde değildir. Bir açıdan entelektüeldim, diğer açıdan tamamen fiziksel. Böyle bir çelişkim vardı ve gün geçtikçe artıyordu.

 

berlin 1980
Berlin, 1980

Bu durum yaptığın işi nasıl etkiliyor? Çok eskiden, hatta bir çocukken, aynaya baktım ve kendime kim olduğumu sordum. Kendi kendime sordum, kimsin sen, niçin buradasın… O yaşlarda oldukça romantiktim fakat hayat farklıydı ve mücadele etmek gerekiyordu. Sadece iyi şeylere inanmalıydım. Hayallerim şekillenmeye başladıkça ben de kendimi onlara kaptırdım. Bir çocuk gibi uykuya dalmadan önce kendime masallar anlattığımı bile hatırlıyorum. Şöyle ya da böyle, bu durum şu an yaptığım şeylerin başlangıcıydı, hikayeler yazmak.

Advertisements

avec Panique Éditions sur le surréalisme

Joie Panique 03

 

Nous sommes foncièrement féministes, et notre démarche artistique est une démarche d’ouverture absolue, au-delà des “écoles”, des modes, des frontières et des genres.

Hi, first of all, thank you for including young Turkish artists in your new edition ‘Premices’ – that made us really happy. Can you tell us about Joie Panique? When did you start it, how many people are involved, what is your mission and what kind of activities have you done till now?
Merci ! Nous sommes très fières de proposer des artistes de nombreux pays, dont la Turquie !

Joie Panique est une petite maison d’édition indépendante créée fin 2017 par deux amies passionnées. Nous fonctionnons en tout petit comité : nous sommes deux directrices éditoriales et nous avons la chance de collaborer avec un formidable graphiste, Frédéric Bélonie.

Notre objectif est d’offrir un champ libre aux artistes que nous aimons et que nous choisissons dans un esprit curieux et ouvert ! Nous publions des recueils artistiques collectifs, au rythme de deux par an pour le moment, et nous organisons des événements pour promouvoir les livres et les artistes : des lancements dans des librairies ou des galeries, et plus rarement de petites expositions.

 

Joie Panique 09
Céline Guichard with Panique éditions

Le choix des thèmes de nos recueils repose, là encore, sur nos goûts, notre univers, ce qui nous fait vibrer, d’un point de vue artistique comme dans la vie.

What strikes us first about the Joie Panique books is the feminine delicacy and miminalism unusual for many graff-zines. We also see a wide variety of genres from textile works to collage, from photographs to 3D works. Did you have any official art education? Can you tell us about your relationships with art, other than publishing?
Nous accordons en effet une grande attention au graphisme et un grand soin à la forme de nos livres afin de mettre en valeur notre proposition artistique. Le choix du papier, la qualité d’impression sont au coeur de nos préoccupations : nous souhaitons proposer de beaux ouvrages à un prix accessible.

Nous choisissons des artistes d’horizons très variés qui utilisent des techniques diverses, comme le dessin, le collage, la photographie, la broderie, la tapisserie, la peinture… Nous ne nous interdisons rien ; le fil conducteur est celui de nos goûts, de ce qui nous fait vibrer ! Et c’est cette variété qui constitue la richesse de nos livres.

Nous n’avons pas eu d’éducation artistique officielle (nous avons suivi des études de littérature), mais nous sommes passionnées depuis toujours par l’art, par l’image, nous adorons fouiner dans les librairies, aller voir des expos, dénicher des pépites, découvrir des artistes… Nous avons construit nos goûts au fil du temps, grâce à ces découvertes, ces recherches, ces lectures, ces expositions… et grâce à notre entourage, aussi, qui gravite beaucoup dans le domaine artistique ! Nous sommes curieuses et toujours avides de découvertes.

 

img136
Thomas Ott ‘Summer of Love’

Since 2017 you published four issues under the titles of Fantasma, Baiser, Botanique and Prémices; can you tell us about why did you focus on these notions and what they mean for you?
Le choix des thèmes de nos recueils repose, là encore, sur nos goûts, notre univers, ce qui nous fait vibrer, d’un point de vue artistique comme dans la vie. Nous aimons proposer des thèmes qui laissent une large part à l’interprétation des artistes, pour ne pas les enfermer dans un cadre trop étroit. D’où le choix de mots à double ou triple sens, qui peuvent ouvrir sur mille interprétations possibles. Nous en discutons beaucoup entre nous avant de nous décider, et souvent les choix finissent par s’imposer comme des évidences !

 

panik 02
Zélie Doffémont ‘Prémices’

We are living in an age where Internet overwhelms human life; do you have anything to tell on that, positive or negative? How do you use Internet as Joie Panique?
Notre rapport à Internet et aux réseaux sociaux est très ambivalent. Nous y sommes présentes, et ce sont indéniablement des outils très utiles pour découvrir de nouveaux artistes dans le monde entier et pour les contacter ! Très utiles aussi pour promouvoir nos livres et faire connaître notre maison d’édition sans moyens financiers ! Nous avons également un site de vente en ligne (joiepanique.com).

En revanche, notre attachement au papier et à l’objet du livre reste essentiel ; il serait impensable pour nous de renoncer au toucher, à l’aspect sensuel du livre, en publiant des ouvrages numériques par exemple. Et les rencontres sont primordiales pour nous, au coeur de ce que nous faisons. Même si les échanges par Internet sont très utiles (notamment avec les artistes éloignés géographiquement de nous) et parfois très riches, rien ne remplace le contact et la rencontre.

 

bruno
Bruno Richard

Des ouvrages collectifs = des visions singulières et multiples = une multitude de réalités = surréalisme !

What dou you think about ‘Riott Grrl’ movement, the feminist counter-culture movement which started in 90’s through fanzines and punk music? What do you think are reflections of this movement on Continental Europe and France?
Quand ce mouvement est né, nous étions de jeunes adolescentes. Nous ne nous connaissions pas encore mais, chacune de notre côté, ce mouvement nous intéressait beaucoup ! En premier lieu via la musique, les concerts, quelque chose bougeait, naissait, ça hurlait, les femmes prenaient la parole et ça faisait du bien ! Même si ce mouvement et ce terme ont pu parfois être récupérés pour en faire un phénomène de mode, il y avait là quelque chose de fort et d’intéressant au départ. L’une de nous avait d’ailleurs créé un fanzine à cette époque, essentiellement tourné vers la musique, mais avec, déjà, de l’image…

Are there any feminist movement that you support or feel belong to? Or is there any socio-political, artistic stand you take as a publisher?
Nous sommes foncièrement féministes, et notre démarche artistique est une démarche d’ouverture absolue, au-delà des “écoles”, des modes, des frontières et des genres. Cette ouverture rejoint forcément une vision politique et engagée. Notre manière d’éditer, dans une indépendance totale, est aussi un engagement. Et, bien sûr, le fait que nous soyons deux femmes l’est également !

Nowadays we see a resurgence of Surrealism in many fields. Where do you see Joie Panique editions in the Surrealist tradition?
Des ouvrages collectifs = des visions singulières et multiples = une multitude de réalités = surréalisme !

 

Blanquet
Blanquet

After a half-century, can we talk about a kind Surrealism living in Paris? Are there any names can you suggest in literature, fine arts or cinema?
Le mouvement surréaliste a bien entendu laissé un héritage très fort. Si on prend le surréalisme au sens propre, se situer au-delà du réel, inventer d’autres réalités, oui, de nombreux artistes que nous aimons, dans différents domaines, peuvent s’y rattacher aujourd’hui ; des artistes nourris de cette culture, mais avec un univers personnel et singulier, qui cherchent sans cesse, jouent et inventent un surréalisme d’aujourd’hui, passionnant à suivre. On pense notamment à Stéphane Blanquet (artiste protéiforme présent dans tous nos livres, depuis le début), ou au cinéaste Guy Maddin

Are there any projects that you work on right now? And are there anything that you want to add?
Nous sommes en train de travailler sur nos deux prochains recueils thématiques qui formeront un duo : FEU et EAU !! Les artistes proposeront une oeuvre pour chacun des livres afin que les oeuvres se répondent et dialoguent ! Une sorte de cadavre exquis entre deux livres, deux paradoxes, deux contraires qui s’opposent et se complètent.

Thank you for this nice interview.
Merci à vous pour votre intérêt !!

 

Joie Panique 04

Carole Gavaggio & Célia Michel

joiepanique.com

Letting out the id: Mark Beyer

raw vision

 

Biographical details about the reclusive artist and autodidact, Mark Beyer, are limited to a few lines of facts and dates. Looking online, nothing further is to be gleaned beyond that which is already published. Beyer does not have a personal website. It appears there is a single known photograph of him in the public domain. The only interview of any length appeared in issue two of Escape conducted by Paul Gravett in 1983, when Beyer was in London for the Graphic Rap exhibition at the ICA. For nigh on 30 years this remains the only commentary made by the artist about his work. Much to my surprise and pleasure, I have been in contact with Mark who has been most forthcoming in response to my numerous email questions as well as providing images from all periods of his creative life.

Although Beyer‘s reputation resides primarily within the comics genre, he has always painted, produced silkscreen prints and made soft dolls. His first exhibition, at the age of 27, was at Moravian College, Bethlehem, Pennsylvania, followed by a second two years later at the Greg Weaver Gallery, Allentown, Pennsylvania. Since then he has had a steady stream of exhibitions, but his impact on the art world has remained marginal. It would be true to describe his art as having cult status.

 

Mark Beyer (2) small.jpg

 

Born in Bethlehem, Pennsylvania, at the height of the baby-boom era, Beyer was an only child. At the time, his parents rented an apartment, but within a year the family moved to a house in nearby Allentown, a city 90 miles east of New York. Both of his parents were children of the Depression years. His father served in the American Air Force during World War II, then went on to own a small construction company. Beyer‘s relationship with his parents was difficult, particularly with his father. ‘He wanted a son who was an all-American kind of boy. A kid who enjoyed playing baseball and had an interest in eventually taking over the family business. I was just not that kind of person.’ As Beyer became older, their understanding and tolerance of each other deteriorated.

By the age of 13, the frustration that existed between father and son erupted into violence. ‘We would get into an argument and I would start throwing things around the house. One night when I was 15, I really went berserk and started smashing furniture and breaking everything in the house. My father called the police who came out and wanted to arrest me, but eventually they left.’ The consequence of this outburst resulted in Beyer being sent to a special school about 80 miles from Allentown.

The institution had the dual function of being a reform school and mental hospital, an environment where young criminal offenders and ‘juvenile delinquents’ would co-habit with others suffering from serious mental health problems. Punishment for any perceived failure to conform was dealt with by ECT (electroconvulsive therapy). ‘I knew a guy there who received shock treatment six times. I came very close to getting sent off to get shock treatment myself, but I always managed to avoid it.’ Beyer was introduced to a regime based on fear and repression, society’s most fundamental and primitive psychological strategy for controlling people, barring direct physical torture.

Finding himself in unstimulating surroundings, Beyer reverted to books as a way to occupy himself. ‘I would also draw little doodles in notebooks. It was mostly figurative work. Drawings of strange-looking people. I really didn’t think of what I was doing as art. It was just a way to kill time.’

 

mark beyer_small 01.jpg

 

  • Les Colmen: died in January 2013 and was a London-based sculptor, installation artist, cartoonist, collector and writer. He had published several humorous volumes of drawings and thoughts, including his most famous Meet the Art Students. Coleman was an enthusiastic collector of comic art and imagery and this article was his own concept and his last text before he died so unexpectedly.

Source: Raw Vision #78

For print works of artist:  lederniercri.org

Flaneur Books ve grafik romanlar

Flaneur 01.jpg

 

Flaneur Books’un kurucusu Servet İnandı ile yapılan söyleşinin dökümüdür.

kaynak: Time Out Istanbul, Şubat 2019

Grafik romanlara odaklanmaya nasıl karar verdiniz?

Çizgi roman sever bir neslin evladı olarak, hayatımızın içindeki çizgi romana kayıtsız kalamazdım. Henüz okuma yazma bilmeden tanıştım çizgi romanla. O dönem İtalyan çizgi romanları Tommiks-Teksas, Amerikan klasikleri Mandrake, Kızılmaske, Örümcek Adam, Superman… ve Frankofon Redkit, Tenten, Asteriks oldukça popülerdi. Haftalık çocuk ve mizah dergileriyle beraber Sezgin Burak’ın ‘TarkanSuat Yalaz’ın ‘Karaoğlan‘ ve Abdullah Turhan’ın ‘Fatihin Fedaisi Kara Murat‘ dergileri de bağımsız üretimlerini sürdürüyordu. 1980 darbesi ve ardından gelişen teknoloji ile çizgi romanlar piyasadan hızlıca çekildiler. 90’ların ortasında Aksoy Yayıncılık tekrar yayımlamaya başlayana kadar. 2000’li yıllarda Lal Kitap düzenli ve sıralı olarak İtalyan çizgi romanlarıyla piyasayı tekrar canlandıracak yayımcılığını başlattı. Bütün bu süreçlere tanıklık eden biri olarak sanat eğitimi almış olmamın da etkisiyle yayımcılık fikrinin temellerini oluşturmuştu bende. Genel temayüllerin dışında bağımsız ve underground seçimlerden oluşan bir grafik / çizgi roman  kitaplığı oluşturmak arzusuyla 2010’da Flaneur Books yayımcılık faaliyetind başladı.

Grafik roman diğer yayımcılık alanlarından farklı bir bilgi ve birikim gerektirir mi? Eserler size teslim edildikten sonra hangi teknik aşamalardan geçiyor?

Bazı küçük girişimleri saymazsak maalesef henüz Türkiye’de bir çizgi roman endüstrisi yok. Grafik romanların ana akım çizgi romanlardan farklı bazı temel özellikleri var. Dünyada da yeni gelişen bir tür. Seçilen konular, yapım tekniğinin klişelerin dışında, özgün ve bağımsız oluşu ve edebi üslubu düşünüldüğünde sanatsal değeri artıran bir tavır olduğunu görüyoruz. Eserler bize grafik tasarımı tamamlanmış olarak geliyor. Düzeltmeleri gerçekleştirmek, balonlardaki metinlerin editörlüğünü yapmak, uygun fontlar seçmek, kullanılan kağıdın dokusu, kalitesi ve rengine karar vermek ve kapak tasarımında bütünlük sağlamak gibi çalışmalarımız ve estetik müdahalelerimiz oluyor.

Özel edisyon baskılar da yayımlıyorsunuz. Bu ürünler kimlere yönelik? Diğer edisyonlardan farkları nedir?

Bu özel edisyonlarla eseri destekleyen yan unsurlar eklenebiliyor. Sınırlı üretimler, mühürlü sertifikalar, belki diğer edisyonlarda yer almayan özel çizim ve metinler, galeriler gibi… Bütün bu yan ürünler ve özellikler maliyeti artırdığı için haliyle biraz daha yüksek fiyatla satışa sunuluyor. Kitapla, sanatçısıyla, eserle duygusal bağ kuranlar ve koleksiyonerler bu edisyonları tercih ediyorlar.

Türkiye’de çizgi roman yayımcılığının tarihine bakınca ortaya nasıl bir manzara çıkıyor? Yerli çizgiromancılar hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Türkiye’de çizgi roman konusuyla ilgili en kapsamlı kaynak, sevgili Levent Cantek’in  ‘Türkiye’de Çizgi Roman‘ kitabıdır. Sanat Dünyamız dergisinin ‘Çizgi Roman‘ sayısını da ekleyebilirim. Dünyada egemen kültürün popüler bir ürünü olan çizgi roman, ülkemizde yine kaynağına öykünerek başlıyor. Siyasi ve sosyolojik süreçlerin etkisinde dönemin popüler milliyetçilik politikaları ile kılıç-kahramanlık hikayelerinin öne çıktığı bir dönem var. Ardından şehirlere göçle başlayan kent yaşamı ve kültürü konuları ele alındı. Günümüzde yerli üretimler arasındaki çok az sayıda iyi örneklerden biri İlban Ertem’in çizdiği İhsan Oktay Anar’ın romanı ‘Puslu Kıtalar Atlası’dır. Yine Flaneur’den yayımlanan beş yazar ve  12 çizerin bir Anadolu miti olan ‘Deli Gücük‘ hikayelerini yorumladığı ‘Zifirname’ grafik romanını örnek verbilirim. Son dönemde ise Ergün Gündüz, Sümeyye Kesgin ve Yıldıray Çınar gibi değerli sanatçıların yurtdışına işler ürettiğini görüyoruz.

Dünyadaki güncel çizgi roman ekolleri neler?

Çizgi roman üretildiği coğrafyanın geleneklerinden, hikayelerinden, mitlerinden ve sanatından besleniyor. Zamanla kendi belirgin üslubunu ve piyasasını oluşturduğunu görüyoruz. Buna göre dünyada dört temel ekolden bahsedebiliriz: Başta Amerikan süper kahraman hikayeleri. İtalyanlar, Türkiye’de çizgi romana adını vermiş ‘Tommiks, Teksas‘ ya da Zagor, Tex, Mister No gibi örnekler veriyorlar. Tenten, Redkit, Asteriks örnekleriyle Fransız – Belçika çizgi roman Fronkofon ekol altında birleşiyor. Bunların dışında Japon ekolü olan Manga var.

Yayımlamayı seçtiğiniz sanatçıları nasıl belirliyorsunuz?

Flaneur, şimdiye kadar Türkiye’de kitapları yayımlanmamış sanatçılarla buluşturdu okurunu. Seçtiği eserlerde ortaya koyulan özgün tavrı, yaratıcılığı ve sanatsal üslubu dikkate alıyor. Ayrıca eserin çizgi roman tarihindeki değerini göstermenin sorumluluğunu taşıyor.

 

flaneur 01

flaneur.com.tr

Captain Cavern: İlkel Kaçak ! L’évadé primitif !

01_comix_strip

Fransız yeraltı grafik aleminin ele avuca sığmaz kişiliklerinden biri olan sanatçı Captain Cavern, 30 yılı aşkın bir süredir pop, kübist ve saykodelik desenleriyle bizleri büyülüyor. Onun dünyasında ufak, yeşil cüceler halüsinasyonlar görüyor.

Söyleşi: Paskal Larsen, Paris, Aralık 2011 / foutraque.com
Türkçesi: Ebru Erbaş

Usta bir çizgi-romancı, illüstratör ve ressam olan Captain’in bizleri renkli, farklı dünyalara taşımak için çizgi roman kahramanlarının tokmaklarıyla kafamıza vurmasına gerek yok; onun kalemleri, fırçaları ve mürekkebi var. Serbest çizim akımına (Di Rosa, Kriki, Kiki Picasso, Speedy Graphito) yakın olan Captain Cavern, tıpkı gemisine sadık bir korsan gibi, çizgisini grafik fanzinlerin açık sularında yüzdürüyor. Otuz yıl boyunca, sınırlı sayıda yayımlanan işlerden gazete bayilerinde satılan ticari edisyonlara kadar, baskı resim macerasının tüm badirelerini atlatmış biri olarak o, “Do It Yourself” ruhunun bir nevi grafik hafızası.

Paris’in gece kulüplerinde, barlarında ve tıpkı onun mürekkebi gibi iz bırakan punk rock sound’unun işgal ettiği konserlerde sık sık karşılaşırsınız onunla. Captain grafik sergilerinde, elinde bir kadehle, hem eğlenceli hem de eleştirel olabilen zihniyle tartışırken de görülebilir. Zira Captain’in hoşuna gitmeyen bir sürü şey de vardır! Çevresini saran tüm sanatçılara ve müzisyenlere yağcılık yapacak bir tip değildir o, bir karakteri vardır. Ama her şeyden öte, o bir tutku insanıdır. Çizim ve rock müzik onun yaşam kaynaklarıdır. Çizimin ve rock’n roll’un olmadığı bir gün yoktur onun hayatında. 

 

02_comix_strip.jpg

 

– FRANÇAİS –

Depuis plus de 30 ans, l’artiste Captain Cavern, figure et gueule incontournable de la scène graphique underground hexagonale, enchante notre regard par ses dessins pop, cubistes et psychédéliques. Chez lui les petits hommes verts ont des hallucinations! 

interview: Paskal Larsen, Paris, Décembre 2011 / foutraque.com

Dessinateur, illustrateur et peintre, le Captain est muni, non pas de la massue du personnage du dessin animé, mais de ses stylos, crayons, feutres et pinceaux, pour nous concocter des univers haut en couleurs. Proche de la figuration libre (Di Rosa, Kriki, Kiki Picasso, Speedy Graphito), Captain Cavern traine sa plume dans la friche du milieu des graphzines, tel un viking accroché à son bateau. En 30 années, il aura vécu tous les aléas du support papier, de la version édité en petit nombre d’exemplaire, jusqu’à celle édité en kiosque. Il est en quelque sorte la mémoire de l’esprit “Do It Yourself” version papier.

Le Captain, on le croise régulièrement à Paris dans les “petits” concerts punk rock qui se joue dans les caves, bars et autres squats dédiés au son qui tache, comme son coup de crayon. Le Captain, on le voit aussi causer dans des expos de graphisme, un verre à la main, et l’esprit à la fois jovial et critique. Car le Captain, il y a pleins de chose qu’il n’aime pas! Il n’est pas du genre à cirer des pompes sur tous les artistes et rockeurs qui l’entourent, il a son caractère. Mais surtout, c’est un passionné. Le dessin et le rock, c’est pour lui une ressource vitale. Il n’y a pas un jour, où chez lui le dessin et le rock sont absent. Bref le Captain, on l’aime bien, et c’est pour ça qu’on lui donne la parole.

 

03_comix_strip.jpg

 

Neden mahlas olarak bir çizgi roman karakterini seçtin? Hanna & Barbera çizgi filmlerinin hayranı mıydın? 82’den 84’e kadar Der Pim Pam Poum isimli bir grupta saksafon çalıyordum. 1983’te Blank adlı grafik dergisine katıldım ve bu sayede daha sonraları Ripoulin Kardeşler ve  Placid ile Muzo olarak tanınacak tiplerle tanıştım. İlk çizimler Der Pim Pam Poum imzasıyla yayınlanıyordu ama sonra topluluk dağıldığında benim de başka bir şey bulmam gerekti. Önceleri D. Sonic (Duck Sonic) takma adını kullandım ve ilk kişisel grafik fanzinim olan Vertèbres Comics’i bu isimle yayınladım. Ama aynı dönemde Dominic Sonic de kendinden söz ettirmeye başlamıştı ve ben de Captain Cavern adını seçtim. Adı geçen çizgi romana özellikle bayılıyor değildim ama bu ismin hoşuma giden, tarih öncesi rock’a dair, ağır ve şapşal bir tarafı vardı  (Primitive, The Crusher) ve bilhassa bu ahmak görünüşünün ardında, Yunan mitolojisinde ölülerin ruhlarını toplayan cehennem gemisinin kaptanını çağırştırıyordu bu isim bana. Bu ismi ilk kez 1985 Mayıs’ında, Ripoulin Kardeşler’in Opera mahallesinde gerçekleştirdiğim bir korsan afişleme esnasında kullandım.

Senin çizim dünyasına atılman nasıl oldu? Annem. Hayali moda desinatörü olmaktı ama hayat kendisini farklı bir alana savurmuştu. Dolayısıyla küçüklükten itibaren benimle birlikte resim yaparak tutkusunu bana aktardı. Sonrasında daha okumayı bile öğrenmeden çizgi romanları büyük bir açlıkla yalayıp yutmaya koyuldum. Olay örgüsünü ancak görsellere bakarak takip ediyordum ve ailenin tek çocuğu olarak çizim yapmak, hayatımda gerçekten belirleyici oldu. Sadece bir kalem ve bir kağıtla önümde hayal dünyasının tüm imkanlarını açarak beni çevremi kuşatan sıkıntılardan kurtardı.

 

Captain Cavern (14) small

 

Pourquoi avoir choisi le nom d’un personnage de dessin animé comme pseudo ? Tu es un fan des cartoons d’Hanna & Barbera ? 
De 82 à 84 je jouais du saxophone dans un groupe nommé Der Pim Pam Poum. En 1983 j’ai participé au graphzine Blank grâce auquel j’ai fait la connaissance des futurs Ripoulins et de Placid et Muzo. Les premiers dessins étaient signés Der Pim Pam Poum, mais comme le groupe a splitté je devais trouver autre chose. Ce fut d’abord D. Sonic (Duck Sonic), pseudo sous lequel j’ai publié mon premier graphzine personnel, Vertèbres Comics. Mais au même moment il y avait Dominic Sonic qui commençait à faire parler de lui, donc j’ai choisi Captain Cavern. Le dessin animé ne me plaisait pas particulièrement, mais dans le nom il y avait d’une part un côté rock préhistorique, lourd, crétin qui me plaisait (Primitive, The Crusher), et surtout, derrière le côté débile, ce nom évoquait pour moi le capitaine du bateau des enfers qui recueille les âmes des morts dans la mythologie grecque. J’ai utilisé ce nom pour la première lors d’un affichage sauvage 4×3 des Frères Ripoulins dans le quartier de l’Opéra en mai 1985. 

Qu’est ce qui a été le déclic, pour te lancer dans le dessin? 
Ma mère. 
Elle avait rêvé d’être dessinatrice de mode, mais la vie en a décidé autrement. Elle m’a donc transmis sa passion en dessinant avec moi quand j’étais petit. Puis, tout naturellement, avant de savoir lire, je feuilletais avec avidité les bandes dessinées dont je suivais les péripéties en regardant justes les images. Le dessin a réellement été décisif pour moi en tant que fils unique. Il m’a sauvé de l’ennui environnemental en m’ouvrant tous les possibles de l’imaginaire avec un stylo et une feuille de papier.

 

pentür (5)

 

Kendini nasıl tanımlıyorsun; grafiker, illüstratör, çizer, sanatçı? Çizimin temel önemine rağmen kendimi her şeyden önce bir kaçak olarak kabul ediyorum. Çizim de bana kaçış imkanı sunan ilk şeydi.

Sanatçı bir ailede mi doğdun? Bir sanat ortamında mı büyüdün? Kuşkusuz ki bu canavarı ailemin sanat alanında yaşadığı hüsran besledi.

Sanat eğitimi aldın mı, yoksa kendi kendini mi yetiştirdin?  Çizimi toplumdan kaçmanın bir yolu olarak benimsediğimden, ergenlik çağlarımda bir sanat okuluna gitmenin beni yönlendiren ilkel gücü tehlikeye atabileceğini düşünüyordum. Ve ben de kendimi boşluğa saldım.

Bize kariyerinin önemli aşamalarından, önemli anlarından bahsedebilir misin? Karşılaştığın insanlar, grafik çevrelerindeki yerin? 1977’de Philippe Manœuvre’le tanışmak için Métal Hurlant dergisine gittim. Her iki girişimimde de ciddiye alınmadığım için iki yıl boyunca çizmeyi bıraktım. 1980’de kendimi toparladım ve her gün çizim yapmaya zorladım. Belirttiğim gibi 83’te grafik fanzinleri çıkartan insanlarla tanıştım. 1984’te Xavier Veilhan sayesinde ilk çizimlerimi Zoulou’da yayınladım. Sonra Blank’ın kurucusu olan Jissé beni pentüre yönlendirdi. Serbest Figürasyon hareketinin çok canlı olduğu zamanlardı.  Pentür bendeki cevheri açığa çıkarttı. Başlarda Nina Childress’den çok etkilenmiştim. Onun yaptığı televizyon yıldızlarının sinir bozucu portreleri, çok eğlenceli konuların kapısını aralıyordu.

Tu te considère comme graphiste, illustrateur, dessinateur ou artiste ? 
Malgré l’importance fondamentale du dessin pour moi, je me considère plus comme un évadé qu’autre chose. Le dessin ayant été le premier moyen d’évasion. 

Tu es né dans une famille d’artiste ? Tu as grandi dans un milieu artistique ? C’est sans doute la frustration artistique de ma famille qui a engendré le monstre. 

Tu as fait une école d’art ? Si oui tu y a appris des techniques qui t’on servi ? Ou bien tu es autodidacte ? 
Considérant le dessin comme moyen d’échapper à la société, je pensais à l’adolescence que faire une école d’art risquait de mettre en danger la force primitive qui m’avait conduit. Et je me suis donc lancé dans le vide. 

Tu peux nous parler/évoquer les grandes étapes/grands moments qui ont parcouru ta carrière ? Nous parler de tes rencontres, ta place dans le milieu du graphisme? 
Je suis allé voir Philippe Manœuvre à Métal Hurlant en 1977. Ayant été éconduit à deux reprises, j’ai arrêté de dessiner pendant deux ans. En 1980 je me suis ressaisi et je me suis forcé à dessiner tous les jours. Comme je l’ai dit précédemment, en 83 j’ai rencontré des gens qui faisaient des graphzines. Grâce à Xavier Veilhan j’ai publié mes premiers dessins dans Zoulou en 1984. 

Puis Jissé, fondateur de Blank, m’a poussé à faire de la peinture. C’était en pleine effervescence de la Figuration libre. La peinture, ce fut une révélation. Au départ j’ai été très influencé par Nina Childress. Ses portraits grinçants de célébrités télé ouvraient les portes aux sujets les plus triviaux. 

 

pentür (7).jpg

 

Sen Bazooka ile birlikte grafik fanzinlerinde çizen/ editörlük yapan ilk sanatçılar arasındasın. Bize bu medyada, bu düşük tirajlı basılı mecrada hoşuna gidenin ne olduğunu söyleyebilirsin. Grafik fanzinlerinin 80’li yıllardan (Bazooka), 90’lara (Le Dernier Cri) oradan da günümüzde infografik alanındaki çok ileri düzeylere kadar gelişimi hakkında ne düşünüyorsun? Yani kısaca bu underground basın/dergi/fanzin ortamının neyini seviyorsun? İlk çizimlerimi grafik fanzinlerinde yayınlamam gayet doğal bir durumdu. Bununla birlikte Bazooka’ya daha 1976’da telefonla ulaşmıştım: “Çizerlerle görüşme yapmıyoruz.”
Fanzinlerin sevdiğim tarafı, iki zımbayla tutturuluveren, gayet ucuz, sade fotokopiler olmalarıydı. Bu basit halleri hoşuma gidiyordu.

Günümüzde grafik sanatlarına nasıl bakıyorsun? Hey! gibi dergiler hakkında ne düşünüyorsunİşin şıklık tarafı beni dehşete düşürüyor.

Bizlere 80’li yıllardaki grafik ortamının atmosferini anlatabilir misin? Zira sen Bazooka, Ripoulin Kardeşler, Speedy Graphito ile birlikte bir çok iş yaptın. Halen Punk ve Do It Yourself patlamasının etkisi altındaydık. Bir takas ruhu vardı ve işbirlikleri yaygındı. Gerçek bir rekabet pek hissetmedim. Serbest figürasyon akımı sanatı daha da matraklaştırıyordu.

Tu as fait parti (avec Bazooka) des premiers artistes à éditer/dessiner dans les graphzines. Tu peux nous dire ce qui te plait dans ce médiat, ce support papier à petit tirage. Tu penses quoi de l’évolution des graphzines des années 80 (Bazooka), années 90 (Le Dernier Cri) jusqu’à aujourd’hui avec les logiciels très poussé en infographie. Bref qu’est ce qui te plait dans cette presse/revues/bouquins underground? 
C’est par la force des choses que j’ai publié mes premiers dessins dans les graphzines. J’avais pourtant contacté Bazooka par téléphone dès 1976 : « On ne reçoit pas de dessinateurs » . 

Ce qui me plaisait dans les fanzines, c’était le côté photocopie crado avec deux agrafes pas cher à faire. C’est l’urgence qui me plaisait, pas le style objet d’art artisanal qui s’était déjà abondamment développé dans les cassettes autoproduites et qui va se généraliser par la suite dans les graphzines. 

Quel regard, portes-tu aujourd’hui sur le graphisme ? Que penses-tu d’une revue comme Hey ? 
Le côté chic me choque. 

Tu peux nous raconter l’ambiance du milieu graphisme dans les années 80 ? Car tu as côtoyé Bazooka, Les Frères Ripoulin, Speedy Graphito. 
On était encore dans les retombées de l’explosion punk et le Do It Yourself. Il y avait un esprit d’échange et les collaborations étaient nombreuses. Je n’ai pas ressenti de véritables rivalités. La Figuration libre rendait l’art plus drôle. Le marché de l’art donna quelques temps l’illusion d’une libération possible. 

Geçenlerde Bilan Provisoire 1 isimli yeni bir grafik dergisinin yapımında yer aldın. Bizlere biraz bu sanat dergisini tanıtabilir misin, nasıl bir konsepti var ve senin nasıl bir katkın oldu? Bilan Provisoireın ilginç tarafı, disiplinlerarası ve kuşaklararası bir dergi olarak Dada, Paniquehareketi, benim kuşağım ve gençler arasında bir bağ kurması. Gerçek anlamda bir konsepti, teması, belirli bir yönelimi olmamasını da takdir ediyorum ama sanki bu değişecek gibi.

Gazete bayilerinde satılan dergiler hakkında ne düşünüyorsun? NMPP sistemi ‘marjinal’ dergiler açısından sürdürülebilir mi? Ben de Vertige adında, yedi sayı süren bir dergi çıkarttım (editörün notu: 2005 Ekiminde, Paris’teki Art Factory’de bir sergisi gerçekleşti). Başlangıçta her katılımcıya ödeme yapılıyordu ama sonunda editör ortadan kaybolunca kimseye para verilemedi.  Journal de la Haute-Marne’ın rotatiflerinde, tabloit formatında basılmak rüya gibi bir şeydi.  En umulmadık bayilerde tesadüfen Vertige’le karşılaşmak mümkün olduğu gibi pekçok bayide aranıp bulunmadığı da oluyordu. Denize salınmış, kısa ömürlü bir mesaj şişesiydi o ama yine de Paris Turf’ün ya da Femme actuelle’in yanında onunla karşılaşmak eğlenceliydi.

Ancak NMPP sistemi hiçbir zaman maceraperest yapılara pek uygun olmadı. Üstelik basının yaşadığı bozgun, süreç içinde giderek daha da ağırlaştı. Buna karşılık dijital baskıda yaşanan ilerlemeler, internet ve birkaç cesur kitapçı üzerinden yayılan daha esnek bir üretimi destekledi.

Tu viens de participer à la réalisation d’un nouveau graph(mag ?) qui s’appel Bilan Provisoire 1. Tu peux nous présenter cette revue artistique, son concept et nous parler de ta participation ? 
Ce qui est intéressant dans Bilan Provisoire c’est que c’est une revue transdisciplinaire et transgénérationnelle faisant le lien entre Dada, le mouvement Panique, ma génération et les jeunes. J’appréciais aussi qu’il n’y ait pas vraiment de concept, de thème ni de direction particulière mais il semblerait que ça va changer. 

Tu peux nous parler de ta vision des magazines en ventes en kiosque. Le système NMPP est t-il viable pour les revues « en marge » ? 
J’ai moi-même fait un journal nommé Vertige qui a duré sept numéros (NDLR : Une exposition a eu lieu à l’Art Factory à Paris en oct.2005). Chaque participant était tout d’abord payé puis à la fin personne quand l’éditeur a mis la clé sous la porte. C’était fabuleux d’être imprimé au format tabloïde sur les rotatives du Journal de la Haute-Marne. On pouvait trouver Vertige par hasard dans les kiosques les plus improbables, ou bien le chercher sans succès dans plusieurs autres kiosques. C’était une bouteille à la mer éphémère, mais c’est plutôt amusant de trouver ça à côté de Paris Turf ou de Femme actuelle.

Mais le système des NMPP n’a jamais été très favorable aux structures aventureuses. En outre la déconfiture de la presse ne fait que s’aggraver au fil du temps. Par contre les progrès de l’imprimerie numérique favorisent une production plus souple diffusée par internet et quelques libraires courageux. 

 

Captain Cavern (37).jpg Captain Cavern (38).jpg

 

Senin çizim tarzın insana çocukluğunu, ‘küçük mikileri’ hatırlatıyor. Çocukluğun senin için bir ilham kaynağı mı? Çocukken neler okurdun, ne tür yayınları severdin? Kimleri örnek aldın, favori sanatçıların, çizerlerin kimlerdir? Çocukluğum, toplumsal yabancılaşmayla kıyasıya bir mücadeleden ibaretti ve bu durumun yol açtığı eksiklikler ve zorluklara rağmen gücümü hâlen buradan alıyorum. Söylediğim gibi, daha okumayı öğrenmeden çizgi romanları yalayıp yutuyordum. Genellikle küçük formatlıydı bunlar (Blek, Akim, Tartine, Battler Britton…) ve ayrıca Mickey dergileri, Tenten dergileri (albümleri değil, onlar çok pahalıydı). Okuduğumu hatırladığım ilk kitap Oz Büyücüsü’ydü. O kadar hoşuma gitmişti ki bitirir bitirmez tekrar okumuştum.

Televizyonda Pierre Tchernia’nın sunduğu Jeux du jeudi programına bayılırdım; sonunda Club Mickey ve Zorro olurdu. Ayrıca Cinq dernières minutes programının da büyük bir hayranıydım ve Raymond Souplex’in ölümüne kadar takip ettim. Ve sonra tabii Belphegor, Les Shadoks, Le Prisonnier

Hayatımı değiştiren iki görsel şok yaşadım: 1974’te Kraftwerk’in Autobahn albümünün kapağı ve 1975’ten itibaren de Bazooka grubu. O noktadan sonra işin esasına dalmak gerektiğini hissettim.

Sen Picsou magazine’de de çalıştın.Bize bu deneyimden bahsedebilir misin? Küçük bir düzeltme: Ben Picsou Magazine’in eki olan ve baş editörlüğünü Charlie Schlingo’nun yaptığı Coin-Coin’da çalıştım. (Editör notu: Schlingo, Profesör Choron’nun arkadaşıydı ve lanetli Hara-Kiri’de çizmişti).

 

Captain Cavern (39).jpg Captain Cavern (41).jpg

 

Ton style de dessin fait penser à l’enfance, aux « petits mickeys ». Ton enfance est t-il une source d’inspiration ? Quand tu étais enfant, tu lisais quoi et tu aimais quel type d’émission ? Quels sont tes modèles, artistes dessinateurs préférés ? 
Mon enfance a été une lutte acharnée contre l’aliénation sociale et malgré les tares et les difficultés que ça a engendré, c’est là qu’est ma force. Comme je l’ai dit précédemment, je dévorais les bandes dessinées avant de savoir lire. C’était principalement des petits formats (Blek, Akim, Tartine, Battler Britton…), et aussi le Journal de Mickey, le journal de Tintin (pas les albums, trop chers).

Le premier livre que je me souviens d’avoir lu c’est Le Magicien d’Oz dans la Bibliothèque Rose. Il m’a tellement plu que je l’ai relu immédiatement après l’avoir terminé. A la télé j’adorais les Jeux du jeudi présentés par Pierre Tchernia où à la fin il y avait le Club Mickey et Zorro. J’étais aussi un grand fan des Cinq dernières minutes que j’ai suivi jusqu’à la mort de Raymond Souplex. Et puis, bien sûr Belphegor, Les Shadoks, Le Prisonnier

Deux chocs visuels ont changé ma vie : la pochette du disque Autobahn de Kraftwerk en 1974 et le groupe Bazooka à partir de 1975. A partir de là j’ai senti qu’il fallait aller à l’essentiel.

Tu as travaillé chez Picsou magazine. Tu peux nous parler de cette expérience ? 
Petite erreur. J’ai travaillé pour Coin-Coin qui était un encart dans Picsou Magazine et dont le rédacteur en chef était Charlie Schlingo (NDLR : Il était un pote du Professeur Choron, et il a dessiné dans le sulfureux Hara-Kiri), ce qui change tout.

 

pentür (13)

 

Tarzına geri dönersek, ben senin işlerindeki pop renkleri çok seviyorum. Bize işin tekniğinden bahsedebilir misin? Nelerden ilham alırsın? Kendini Di Rosa gibi sanatçıların serbest figürasyon hareketine yakın hissediyor musun? Başlıca ilham kaynaklarımdan biri de Villemot, Savignac, Jean Carlu gibi sanatçıların 50’li yıllarda ürettikleri reklamlar oldu. Bu görsellerdeki yaşam sevinci, basitlik, savaş sonrası dönemin coşkusu hoşuma gidiyordu. Giscard’lı yılların hıncıyla karışık bu neşe ve onları kuşatan belli bir siyahlık pentürlerimin renkleri oldu.

Sen Art Brut’ü de seviyorsun. Bu akım senin için bir ilham kaynağı sayılır mı? Televizyon yayınlarında keşfettiğim Le facteur Cheval ve Picassiette, basit bir hayalden yola çıkarak dünyaya meydan okunabileceğinin kanıtlarıydı. Art Brut’te muzaffer olmuş aykırı tiplerin örneklerini buldum. Ancak bazı Art Brut severlerin ve özellikle de hiçbir kitabının sonunu getiremediğim Jean Dubuffet’in diktatörlük yanlısı ve sekter yönlerini keşfedince kuşkuya kapıldım.

İster çağdaş ister eski olsun, kurumsal sanatla savaş halinde olmadığımı da belirtmek isterim. Marka, sadece sanatçının ultra şifreli niyetinin sezilebildiği bir salonun boşluğu kadar dehşete düşürmüyor beni.

Pour revenir à ton style, j’aime beaucoup les couleurs pop de tes peintures. Tu peux nous parler de ta technique ? L’inspiration, tu la puise où ? Te sens tu proche du mouvement de la figuration libre, des artistes comme Di Rosa ? 
Une de mes inspirations majeures fut aussi la publicité des années cinquante avec des artistes comme Villemot, Savignac, Jean Carlu. Ce qui me plaisait dans ces images c’était la joie de vivre, la simplicité, l’exultation d’après guerre. Cette joie mélangée à la rage provoquée par les années Giscardet une certaine noirceur ambiante a servi de couleur à mes peintures. 

Tu es amateur d’art brut. Cet art est t-il une source d’inspiration pour toi ? 
Le facteur Cheval et Picassiette, que j’ai découverts dans des émissions de télé étaient la preuve qu’on pouvait défier le monde à partir d’un simple rêve. J’ai trouvé dans l’art brut des modèles d’outsiders victorieux.
Mais je suis devenu sceptique en découvrant le côté dictatorial et sectaire de certains amateurs d’art brut et notamment de Jean Dubuffet dont je n’ai jamais pu terminer un livre.
Je tiens à préciser que je ne mène pas un combat contre l’art institutionnel, qu’il soit contemporain ou ancien. Le monochrome ne me fait pas horreur, pas plus que le vide d’une salle ou n’est perceptible que l’intention ultra cryptée de l’artiste. 

Punk-rock’ı ve endüstriyel brutal müziği de seviyorsun. Rock müziği, onun evreni, konserleri senin çalışmalarını etkiliyor mu? 17 yaşımdan önce müzik dinlemezdim. Bir akşam televizyonda Dossiers de l’écran programını izlerken Blackboard Jungle filminin jenerik müziği olan, Bill Haley’in Rock Around the Clock şarkısına denk geldim. Beni tetikleyen bu oldu. Çok geçmeden Gene Vincent’ı, Velvet Underground’u ve Alman rock’unu (bilhassa Kraftwerk, Neu! ve Cluster) keşfettim ve hayran oldum. Ve sonra da devamı geldi.

19 yaşımda ilkel bir free punk endüstriyel tarzda saksafon çalmaya başladım. O zamanlar her şeyin birden yapılabileceği düşünülüyordu ve hatta şimdi hala bile bu düşünce geçerli ama bence bu bir hata. Yine de kötü de olsa müzik yapmak bana imgeleri kavramsallaştırmanın farklı bir yolunu kazandırdı. Ve bence imgelerin bu müzikalitesi temel önemde.

Tu aimes la musique punk-rock et l’indus-bruitiste. La musique rock, son univers, ses concerts, ont-ils une influence sur ton travail ? 
Avant l’âge de 17 ans je n’écoutais pas de musique. Un soir, en regardant les Dossiers de l’écran à la télé, j’ai entendu Rock Around the Clock de Bill Haley, la chanson du générique du film Graine de violence. Ca a été le déclic. J’ai découvert peu après, avec émerveillement, Gene Vincent, le Velvet Underground et le rock allemand (surtout Kraftwerk, Neu ! et Cluster). Et ce qui devait s’ensuivre s’ensuivit.
A 19 ans je me suis mis à jouer du saxophone dans un style proto free punk indus. A l’époque, et même encore maintenant, on pensait qu’on pouvait tout faire à la fois, mais à mon avis c’est une erreur. Pourtant jouer de la musique, même mal, m’a apporté une autre façon de concevoir les images. Et cette musicalité des images me semble essentielle.

 

001 profil foto

 

click for artist’s web-site

 

Toshio Saeki: Zehirli güzellik

002

 

Saki döndür kadehi, herkese sun bana da ver. Çünkü aşk önce kolay göründü, ama sonradan çok müşküller meydana geldi.

Sabah yeli misk kokusu almak ümidiyle sevgilinin alnına dökülen saçları açınca, o güzel kokulu saçların kıvrımlarından yürekler ne kanlara boyandı!

-Hâfız-ı Şirâzî

 

Hayal gücünün sınır tanımaz doğası ve sanatının köklü geçmişine rağmen Saeki fazlasıyla gölgede kaldı. Fakat bu durum artık değişmek zorunda

Türkçesi: Efe Tuşder

Son bir kaç yıl içinde, Japonya dışında, Toshio Saeki’nin eserlerine eşi benzeri görülmemiş bir ilgi artışı oldu. San Francisco, Toronto, New York başta olmak üzere Londra ve Tel Aviv’de büyük kişisel sergiler düzenledi; 2010 senesinde şimdiye kadar görülmemiş baskı resimlerinden oluşan Onikage: The Art of Toshio Saeki (Last Gasp) ve 2015 yılında Fransa’daki eserlerinden meydana gelen beş ciltlik koleksiyonun ilki olan Rêve écarlate (Éditions Cornélius) yayınlandı. 70’lerden bu yana yaptığı çizimlerinin çoğu sergilerin dışındaki amaçlar için yapılmıştı (Çalışmaları 1972’de John Lennon ve Yoko Ono‘nun Sometime in New York City kapağında kullanıldı; Ono ve oğlu Sean Lennon da onun hayranlarıydılar, 2013 yılında sanatçı ile röportaj bile yapmışlardı.) Saeki, sanat dünyasının sınırlarının ötesinde genişleyen bir kültü takip ediyor, farklı yaratıcı ortamların diasporasında gizleniyordu. Gerçek bir yeraltı efsanesi olan Saeki, sanatını sunulduğu ortamla tanımlamıyor; fakat bu durum hayranlarının onun bu kış galeride sergilenecek yeni eserleriyle hayal kırıklığına uğrayacakları anlamına da gelmiyor ve hiç şüphesiz ki tabiatında var olan radikalizmin galerilere sızmayı başardığını da görecekler.

 

003

 

Saeki’nin galerilerle tanışması, inatçı bir iş kadınının Japonyanın uzak bir dağ kasabasındaki evini ziyaretiyle birlikte başlar. İletişim çağının tüm olanaklarından uzakta yaşamını sürdüren Saeki için bu durum, sıradışı ve gizemli atmosferiyle ilgisini çeker ve çalışmalarına ivme kazandırır. Ama hikaye belki de sadece bu kadının ikna edici enerjisinde değildir, bu dış dünyaya kapalı olduğunu düşündüğümüz bir sanatçının da kararıdır aynı zamanda: “Son beş yıl içerisinde batılı izleyicilerden gelen tepkiler beklentimin çok daha ötesinde ve şaşırtıcıydı, ve öyle görünüyor ki bu durum gün geçtikçe daha da şekillenecek.” 

Saeki’nin yeraltı sahnesindeki etkisine rağmen çalışmaları Japonya ve yurtdışındaki sanat dünyasında pek ciddiye alınmamıştı. Bu durum, büyük olasılıkla Saeki’nin işlerinin kendine özgü tuhaf içeriğinden kaynaklanıyordu. Bilinçaltının karanlıklarına iniyor, büyüleyici Freudyen kabuslar eşliğinde otantik senaryolar yaratıyordu.

 

saeki_compo 02

 

“Çocukken, resimli hikayelerimi arkadaşlarıma gösterir ve onlara sesli okurdum, buna bayılırlardı. Sanırım şu an için de bundan pek farklı bir şey yapmıyorum.”

Saeki’nin çalışmaları on yıl boyunca olumsuz eleştirilere maruz kaldı. Karşılaştığım ilginç bir durum da 2013 yılında Londra sergisinde Saeki’nin işlerine küratörlük yaparken, serginin birinci kattaki alana taşınması gerektiğinde işleri ziyaretçilerin meraklı gözlerinden uzak tutmaya çalışmamdı. Eserler 70’lerden kalma Akai Hako serisinin bir parçasıydı; bazıları nispeten daha az ekstrem işlerdi. Saeki, toplum içerisinde güvenle görülebilecek birçok işe imza attı, ancak ahlaki sorunlar sanat kariyerini her defasında eleştiri hedefi haline getirdi. Belki de bu durum toplumumuzun bireyin içsel karmaşasına olan tepkisinin -hatta bu karmaşa bireyin kendisine acı verici bir durumda olsa dahi- sanatın kendisinden daha yoğun olduğu anlamına gelmektedir.

 

saeki_compo.jpg

 

Ama Saeki için asıl önemli adım on yıl önce Tokyo’daki ajanslarla çalışmaya başladığında atılıyor, cesaretli bir kaç sanat adamı onun sınır tanımaz çalışmalarını gün yüzüne çıkardılar. “Bunlar çok radikal ve içeriği çok açık ifadeler. Eleştirmenler veya önemli pozisyonlardaki insanlar bu işleri beğenmiş olsalar bile bunu dile getirmekte çekinmeleri gayet normal. Ama sanırım artık bir şeyler değişmeye başladı ve Saeki hakkettiği ilgiyi görmeye başlıyor. Örneğin bizler bile Saeki’nin Çin’deki popülaritesinin yeni yeni farkına varıyoruz ki bu durum yıllardır devam ediyormuş.” Bunlar Saeki’nin isimsiz kalmayı tercih eden temsilcilerinden aldığım bilgiler.

Saeki’nin tanınma zamanı gelmiş olabilir, bir sanat eseri için kaynak belirtmek sanat tarihi için önemlidir; ancak bu her zaman pek de kolay değildir. Savaş sonrası Japonya’sına kadar uzanan Ero Guro (Erotic Gore) hareketi veya 70’lerdeki ikinci dalga ile bu işler uyumlu olabilir. Ero Guro sanatını takip eden sanat severler ve pazarlar belki de sanal dünya sayesinde Saeki’ye de ilgi duydular. Son zamanlarda Japon erotik korku sanatının tarihsel örneklerine dair bir dizi sergi, bu hareketin toplum bilincindeki köklerini yumuşatmaya başladı: British Museum’daki Shunga sergisi, Met’deki Japon sergisi ve Grand Palais’daki Hokusai gösterileri, Paris ve Boston’daki MFA. Hokusai’nin The Dream of the Fisherman’s Wife’ı günümüz Japonya’sından gelen şiddetli cinsel görüntülere karşı yumuşak tepkilerin oluşmasında vesile oldu. Bir kamu kuruluşunun bir ahtapot ile çiftleşen bir kadının kartpostalını satabilmesi bu tür bir görüntünün çağdaş görsel kültürdeki yeri hakkında çok şey söylüyor.

Bu durum Saeki’nin çalışmalarını Japon sanatı etrafındaki bir diyalog içerisinde ve eserlerinin ortaya çıkardığı sorunlar dahilinde incelememiz için bizlere güzel bir fırsat sunuyor: Mizah ve pathos arasında dengelenmiş insan doğasının güvensizliği; fetişlere karşı tutum, şiddetin ve cinselliğin kültürel bir coğrafya tarafından şekillenmediği bir dünya; cinselliğin ve vahşiliğin estetikleştirilmesi, genişleyen yeraltı kültürleri ve bunların ana akım ile olan etkileşimleri; gelenekler ve ilerlemenin çelişkili ikilemi.

 

Ominanuma, 1972
Ominanuma, 1972

“Annemin çocukken beni götürdüğü filmlerin de üzerimde derin bir etkisi vardır ve bu filmlerdeki bazı sahnelerin kimi zaman çalışmalarımda ortaya çıktığını görebilirsiniz.”

Genel izleyicinin aşırı açık içeriklerle başa çıkmasına yardımcı olmasının dışında düzenlenen kurumsal sunumlar ve sergiler, Japon baskı resim tekniğinin kalitesinin de takdir edilmesini beraberinde getirdi. Saeki’nin uyguladığı bu eski usül teknik -kalıpların baskı makinesine girmeden önce parşömen yapraklarıyla kaplanması ve işaretlenmesi- soylu Japon baskı resim sanatının miraslarından biridir. Yabancılar için, Saeki’nin teknik bileşenleri ve imgelem dünyası: Evlerin iç kısımları, figürler, kıyafetler, tasvir ettiği ritüeller ve şeytanlar, Japon kültürüne ait görünürler. Fakat tematik açıdan bile olsa Saeki çalışmalarını kesinlikle Japonca bir kanonun veya çevrenin parçası olarak tanımlamıyor: “Sıradan bir Japon vatandaşı gibi ben de halk müzikleri dinleyerek büyüdüm, ama bunun yaptıklarım açısından önemli olduğunu düşünmüyorum. Bana ilham veren şeyler korku duygusu, belirsizlik, çocukken veya ilk gençlikte yakaladığımız o endişe ve mutlulukların hassaslığı; bundan eminim. Bunlar geleneksel Japon kültürü olarak tanımlanır mı bilmiyorum, ayrıca annemin çocukken beni götürdüğü filmlerin de üzerimde derin bir etkisi vardır ve bu filmlerdeki bazı sahnelerin kimi zaman çalışmalarımda ortaya çıktığını görebilirsiniz.”

 

saeki small01

dsm_5385
Maboroshimakura 2, 1972

Zehirli Güzellik

Saeki genellikle kimseyle görüşmeden yaşıyor, internetsiz ve İngilizcesiz; çoğu iletişim talebi Saeki’yle bağlantısı olan Tokyo’daki temsilcilerden geçiyor. Onlar da Saeki’nin bu durumunun sebebi olarak sade yaşam tarzını öne sürüyorlar: “Öyle sanıyoruz ki onun münvezi kişiliğiyle ilgili olmalı bu durum, son derece mütevazı, sessiz ve hiç materyalist değil. Aynı zamanda ödün vermeyen ve sanatına inanan çok güçlü bir iradesi var. Bu yüzden, her şeyden uzakta dağlarda yaşıyor. Bundan dolayı insanlar onu merak ediyorlar fakat ona erişmek gerçekten çok zor.”

Saeki’nin çalışmalarını görmek ve onları yapan kişi hakkında bilgi edinmek için ciddi bir talep var fakat şu an için elimizde erişilmez yerlerde yaşayan ve fazlasıyla bireysel bir sanatçının çok parçalı portresinden fazla bir şey de yok. Etkilendiği kaynakların, ilham perilerinin ipuçlarına erişmek bile çok zor: “Osaka’da reklamcılık alanında çalışırken, Tomi Ungerer’in eserleriyle karşılaşmıştım. Çalışmalarında zehirli bir şey hissettim ve zehirsiz bir güzelliğin sıkıcı olduğunu farkettim.”

 

Toshio Saeki (25)
Hatu, 1972

Toshio Saeki (20).jpg

 

“Zehirli güzellik” Saeki‘nin cüretkar bakışı ve benliğinin ortaya çıkardığı gizli kısımların dışında, aynı zamanda çalışmalarında paradoksal bir saflık olarak da ortaya çıkıyor: “Ben her zaman ruhumun derinliklerinde gizli olan ve kelimelerle tarif edilemeyeni biçimlendirmeye çalışırım. İnsanın içinde sessiz kalan ve unutulmaya yüz tutmuş duyuları uyandırmak isterim. Büyüdükçe bazı şeylere alışırız ve duyarsızlaşırız, oysaki gençken tattığımız duygular hassas ve saftırlar ve dolaysızca yaşanırlar. Belki de sanatıma ilgi duyan insanlar bunu bir şekilde hissediyorlar ve bu sadelikten etkileniyorlar. Çalışmalarıma hiç rastlamamış insanlarla karşılaşmak isterdim, ve onlara unuttukları o muhteşem hassaslıklarını hatırlatmak. Çocukken, resimli hikayelerimi arkadaşlarıma gösterir ve onlara sesli okurdum, buna bayılırlardı. Sanırım şu an için de bundan pek farklı bir şey yapmıyorum.”

Sıklıkla gözden kaçan bir unsur da Saeki‘nin çalışmalarının oyunbaz yanıdır. Bu detaylar belki de Osaka’da doğup-büyümesiyle ilişkilidir, geleneksel kültürlerde insanları güldürmenin ve mizahın günlük yaşamın bir parçası olması. (Tokyo’dan farklı olarak.) Her ne kadar memnun etme ve eğlendirme arzusu Saeki‘nin sanatında ilk aklımıza gelen özellik olmasa da bu grotesk mizah her daim işin içindedir. Belki de ‘godfather of the underground’ sandığımızdan daha çok bizlere benziyordur. Sanatçı ve eserleri hakkında keşfedilmesi ve öğrenilmesi gereken çok şey olduğu ortada. Böyle olması macerayı daha da keyifli kılıyor. Saeki sanat sahnesi için artık hazır. Fakat önce onu yakalamamız gerek. “Gençlik yıllarımdan kalma anılara gelirsek… Bunlar çok farklı bir hikaye, belki bir dahaki sefere…”

 

Toshio Saeki (65)

source: elephant.art

Emre Orhun ile Karanlıktan Aydınlığa

la nuit
La Nuit

Çizerler de tıpkı çocuklar gibi sürekli bir şeyler karalayıp dururlar. Peki bu durum sende ne zaman kaçınılmaz bir hal aldı; ve neden? Mezuniyet çalışmamın üstesinden geldiğim vakitlerde büyümek istemediğimi ve çizimin o büyüleyici, fantastik dünyasında kalmak istediğimi farkettim. Sonrasında zaten mimarlık okumaya başladım. Çok geçmeden bu ‘ciddi’ sürecin ilgimi o kadar da çok çekmediğini, sanatla ya da çizimle ilişkili alanların içinde kalmak isteğimi  farkettim. Çizimin ciddiyetsiz bir mesele olduğunu kastetmiyorum ancak yirmili yaşlarındaki bir koca oğlan olarak fantastik ve renkli bir dünyanın içinde süper kahraman çizimleriyle ilgilenmeyi statik mekaniğe, geometriye ve mimari projelerin boğuculuğuna  tercih ettim…

Peki hayatının hangi noktasında bunun farkına vardın? Her şeyden vazgeçip okulu bırakmayı düşündüğüm, yaşadığım yeri terkedip seyahate çıkmak istediğim bir dönemdi. Münzevi bir halde Afrika turuna çıkmak yada Atlantik’i kanoyla geçmek istediğim dönemler. Fakat Afrika çok sıcak ve sıcağa katlanamıyorum. Sonrasında şunun farkına vardım: Okuduğumuz bu çizgi romanlar normal insanlar tarafından çizilmiş, yani zihinsel kapasitesi ekstra gelişmiş uzaylılar tarafından çizilip de  gezegene gama ışınları aracılığıyla gönderilmiş falan değiller. Şunu da fark ettim ki özel bir okula gidip çizim yapmayı öğrenebilirdim. İyi bir çizer olabilmek için belki yeteneğim yoktu; ama durmadan çizmeyi sürdürdüm, kötü bile olsa asla çizmeyi asla bırakmadım. Sanat okulunda okuduğum halde – benimki Emile Cohl’du – hep bir parantezin ve eğlencenin içinde hissettim kendimi, ta ki ‘düzgün bir meslek’ sahibi olmam gerektiğini farkedene kadar. Hala kendime iyi bir iş arıyorum… Mono-manyak gergin bir adamım ve hayatı ciddiye alacak biri gibi görünmüyorum.

 

L'ennui
L’ennui

Çizim stilini ve karakterlerini  biraz anlatır mısın? Genellikle grotesk, absürd ve ekspresyonist bir sürrealizmin içinde gezindiğimi söyleyebilirim. Sakar ve hassas bir stilim var. Kendimi iyi bir teknik ressam ya da gerçekçi bir sanatçı olarak tanımlamıyorum. Çizimlerimde belli bir acemiliğe sahibim, bu hem bir kusur hem de bir avantaj ve ben bu beceriksizlikten yararlanmaya çalışıyorum. Benim anlayışıma göre resim gerçekliğin bire bir yansıması olmamalı, fotoğraf sanatının olduğu bir çağda bu bana saçma geliyor, resim daha çok içsel gerçekliğin bir yansıması olmalıdır. İlham alınan dış dünya ile benim üreteceğim çizim arasında gözümün, beynimin ve elimin oluşturduğu kompleks bir süzgeç var. Algılarım zaten görünen şeyleri bir birinden ayırıyorlar, duyduğunu, hissettiğini… Beynim ise yeniden uyarlıyor, organize ediyor; bazen sembolik bir biçimde bazen ise anarşik bir yolla, bazen besleyici bir biçimde bazen ise sadeleştiren. Sonra bu durum elimden adeta akar, burası da en zorlu adımdır. Çünkü elin kendisi isyankar ve kontrol edilemeyen bir yaşam döngüsüyle donatılmıştır. Benim irademe karşı itaatkar görünmüyor, asi ve kontrolsüz duruyor. Yıllardır birlikte yaşamamıza rağmen, belki biraz daha huzurlu ve armonik, fakat halen bazı sürprizleri barındırıyor. Bu sürprizler bazen güzel, çoğunlukla ise felaket oluyor.

Çizmenin sana kişiliğini keşfetmende ve analiz etmende nasıl faydaları oldu? Öncelikle, bu benim sabırlı ve titiz bir insan olduğumu farketmemi sağladı. Temel olarak kullandığım scratchboard tekniği sıkıcı ve uzun bir iştir. Başka sanatçılar on tane üretirken, ben ancak bir çizim üretebiliyorum. Böyle olması hoşuma gidiyor, dünya alabildiğine hızlıyken ben bir salyangoz gibi hareket ediyorum, kendimi senkron dışı hissediyorum. Ve çizimlerin, ruhun kesinlikle bir aynası olduğu kanaatindeyim. Kimileri kurnazlığı ile bunu gizlemeye çalışsa bile şundan gayet eminim ki:  Her ne isek onu çiziyoruz. Çizimin zayıf, içeriğin tutarsız ve ilginçlikten uzak olduğu durumlarda bile – ki bunlardan fazlasıyla var – en başarısız resimlerime bile özel bir sevgi beslerim, çünkü özgün bir samimiyetleri vardır.

 

Sperzilla
Sperzilla

Siyah beyaz çalışırken hissettiklerini nasıl yorumlarsın? Aslında rengi severim. Ama çizime sırf renkli olsun diye ya da onu daha sevimli bir hale getirmek için renk katma fikrini sevmiyorum. Siyah- beyaz ve gri tonlar geniş bir palet şeklinde arayışlarımı yeterince karşılıyor, kendimi ifade etmeme yetiyor. Tekniğin ağırbaşlılığı belli bir soyutlamayı da beraberinde getiriyor ve bu da beni sayısız renk karmaşasından, amacımdan sapmamı engelliyor. Siyah ve beyazın direk kullanımı her yönüyle zaten mevcut; bunun kompozisyon için sadece biçim ve ışığa ihtiyacı var. Ve benim açımdan meselenin özü, sahneyi canlandıracak bu ışığın arayışıdır, scratchboard tekniğine has ince beyaz çizgilerinin, formları meydana çıkarması ve siyah bir yüzeyde ışığı yoğunlaştırarak canlandırması. Bundan sonraki asıl problem ise dozaj, siyah ve beyaz arasındaki doğru dengeyi bulmak ve nasıl altından kalkacağını keşfetmek. Hepsinden öte, özenti çizimler yapmamayı öğreniyorsun, fazla ileri gitmeyi göze alamadığın işlere nazaran çok daha uzaklara gidiyorsun. Bu, katettiğin yoldan çok da fazla geri dönemediğin bir teknik… Son yıllarda işlerimde siyah-beyaza daha yoğun bir biçimde odaklandım, özellikle de bunu gerektiren bazı projelerde. Kendimi doğuştan pek renkli biri olarak görmesem de bazı işlerimde renk kullanmayı seviyorum. Benim için renkler çoğunlukla sembolik, en azından bu benim renkleri kullanmayı sevdiğim bir yorum biçimi ve sadece gerekli durumlarda renklere soyut değerler vererek uyguluyorum. Ayrıca ben gerçekçi olmaktan oldukça uzağım; renk sadece nerelerde benim amacıma hizmet ediyorsa oralarda var ve bu durum dış gerçekliğin yansıması da değil.

Senin işlerini ve başarılarını göz önüne alırsak , senin için neler saygıdeğer ve önemli? Öncelikle kendini, gelişmenin önemli olduğu yönünde ikna etmelisin, öyle ya da böyle kendini yenilemek, tekrara düşmemek açısından. Ve sonra, yüzlerce çizimden sonra farkediyorsun ki yapmış oldukların aslında aynı tema üzerinden yola çıkılmış bir çeşitlemeden ibaret, tabi zamanla yeni şeyler eklenmiş, gelişim göstermiş. Benim perspektifimden bakınca bunlar çoğu zaman kaçış, kendine acımak, kendine dönüşüm, yaşamın traji-komik doğası etrafında dönüp duruyor.

Sanatsal amaçların neler? Kendine ne gibi hedefler koydun? Ya da neler seni gerçekten motive eder, her ne kadar kendini bunlara uzak hissediyor olsan da… ‘Amaç’ ve ‘Sanat’ ele alındığında çok farklı iki sözcük. Sanat, benim açımdan, ilgisiz olmalıdır. Açık konuşmak gerekirse sanat tüm estetik, teknik veya ticari hedeflerden sıyrılmalıdır. Bir sanat eseri ancak görüldüğünde varolur ve amaç tabii ki de izleyiciyi göz ardı etmemektir. Kağıdın saflığına müdahele etmek kadar izleyicinin beklentilerini karşılama konusunda da oldukça becerikliyim. İsterdim ki çok daha fazla çizimim olsun. Hatta bunlar illüstrasyon, çizgi roman ve kurumsal işler dahi olsalar.

 

emre 02

 

*1974’te Çin’de doğdu. 1993 yılından bu yana Fransa’da yaşıyor ve çalışıyor.
Röportaj Anne & Julien tarafından yapılmıştır. HEY ! Modern art & Pop Culture #15 (Eylül 2013)

emreorhun.jimdo.com